TÜRK KOLEJİ MEZUNU AZERİ İSMAİL’in Hikayesi

 

Bu yazıyı Fransa Marsilya’da tanıştığım ve bugün Paris’te yaşayan İsmail Məmmədov ‘un düğününde kaleme aldım.
İsmail, Azerbeycan Karabağ’a yakın bir belde olan Ağcabedi’de doğdu.
İsmail Memmedov’un hayatında ilginç anılar saklı.
90’lı yıllarda memleketinde açılan Türk kolejleri’nden Ağdaş Özel Türk Lisesi mezunlarından.
Mahiyetini pek bilmedikleri ama eğitim kalitesini duydukları Türk okulunda önce ağabeyi okumak ister ama girdiği öğrenci seçme sınavını kaybeder.
İsmail bunun üzerine bu Türk okulunu kazanmaya kendisine hedef yapar.
İyi hazırlandığı sınavı kazanarak Türk okulunda okuma hakkını elde eder.

Bundan sonrasını İsmail’in kendisine bıraktım. O anlattı ben yazdım:
“Türk okulu yaşadığımız yere uzak olduğundan okula ait yurtta yatılı kalıyordum.
Henüz 11 yaşındaydım. O yaşta ailemden ayrılmak başta zor gelse de, adeta her biri bir iyilik meleği olan öğretmenlerimin ve belletmenlerimin sıcak ilgisi, anne ve babamın sevgisini bana aratmadı.

Okuldaki bu sevgi atmosferi beni oldukça büyülemişti.
Burada o kadar mutluydum ki tarif edemem. Öğretmen ve belletmenlerimizin güzel ahlakı, kişilikleri ve dürüstlükleri beni oldukça etkiliyordu. Onların güzel ahlakı bize de sirayet ediyor, bu durumdan ailelerimiz de oldukça memnundular.
Gel zaman, git zaman okulda iki yılı geride bırakmıştım. 13 -14 yaşlarında idim. Hafta sonları ailemizin yanına gitmediğimiz zaman belletmenlerimiz bizlere okulda kitap okuma programları yaptırırdı. Bir zaman gelip o sevdiğim insanların namaz kıldıklarını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Çünkü bizim oralarda namaz, ibadet pek bilinmezdi.
İnsan aşık olduğunun her şeyini benimser ya!? ben de sevdiğim o insanlar gibi olmayı arzuluyordum. Bu nedenle bir gün belletmenime:
“Namaz kılmak için ne yapmam gerekiyor” diye sordum. O sadece bana gülümsedi başkaca bir şey demedi. O senenin ders dönemi sonunda belletmenim beni kitap okuma kampına davet etti. Bense annemin aynı tarihlere denk gelen ve bizim için çok önem arz eden doğum gününde bulunacaktım ama belletmenimi kıramadım. İyiki de kırmamışım, çünkü bu kamp hayatımı değiştirdi. O program, namaza başlamama vesile oldu, İslam’ın, bitmeyen mutluluğun kapısını araladı. Okuduğumuz kitaplardaki güzellikler de beni oldukça etkiliyor, kalbî dünyamda ışıl ışıl bahar esintileri hissettiriyordu. İçinde bulunduğum hali pekiştirmeme katkı da bulunuyordu. Öğrenmeye doyamıyordum.

Size belki tuhaf gelecek ama ilk zamanlarda namaz kıldığımı ailemden saklıyordum. Zira insanlarımız yetmiş yıllık komünizm döneminde dinler hakkında hep olumsuz propagandalar altında yaşamlarını sürdürmüşlerdi.
Bu sebeple bizim oralarda dine, diyanete çok soğuk bakılırdı. Sovyet dönemi sonrası İnsanlarımız kendilerini Müslüman olarak tanımlasalar da, bu kuru bir iddiadan öte bir mana ifade etmiyordu. Düşünün bu Müslümanlar alkol içmenin İslam’da haram olduğunu dahi bilmezlerdi.* Herkes bol bol alkol tüketirdi. Babamın bana henüz beş yaşımda iken içki içirdiğini hatırlarım.

AİLEMİN TEPKİSİ
Ev içinde gizli saklı namaz kılıyordum.
Bir zaman sonra annem farklı bir şeyler olduğunu hissetti. Tam olarak ne yaptığımı bilemese de dini bir vecibeyi ifâ ettiğimi anlamıştı.
Başta bana: “Oğlum biz de Müslümanız ne yaptığını bizden saklamana gerek yok” deyince namaz kıldığımı itiraf ettim. Önce anlayışla karşılamaya çalışsalar da benim vesveseye maruz kalıp uzun uzun abdest almam ve namaz kılmam onları iyice işkillendirdi. Ayrıca uzun tesbihatları da namazın farzlarından zannettiğimden ( keşke hep öyle bilseydim 🙂 ) dolayı her kıldığım namaz epey bir vakit sürüyordu. Bu yüzden bir müddet sonra anne-babam namaz kılmama tamamen karşı çıkmaya başladılar. Böylece ailemle zorlu imtihanım başlamış oldu. Bir ara durum öyle bir noktaya geldi ki namaz kılmayı bırakmazsam, annem intihar edeceğini bile söyledi. Yani Mus’ab bin Ümeyr’in yaşadığına benzer bir sınavdan geçtim. Ama içime ibadet etmenin aşkı bir kere girmişti. Bırakamazdım asla.

Bu nedenle namazlarımı aksatmamak adına hafta sonları eve gelmemeye başladım. Bunun üzerine ailem okulda idareciler ve öğretmenlerle konuşmaya geldiler:
” Biz dini öğrensin diye buraya göndermemiştik” diyerekten tepki gösterdiler.
Ama ben ailemin beni bu gül bahçesinden çıkarmalarına izin vermek bir yana, onlar başta olmak üzere çevremdeki herkesin bu gül bahçesine girmesi için gayret etmeye kararlıydım..

Bir zaman ailecek arabayla otobanda yol alırken namaz vakti geçme tehlikesine binaen babama uygun bir yerde durmasını istedim. Namaz kılacağımı söyleyince babam sinirlendi, annem de dizime dokunarak bana babamı kızdırmamamı nasihat etti. Ben de ağlamaklı bir şekilde babama:
“Tuvalet için dur deseydim duracaktın ama..” deyince babam çok sinirlense de arabayı durdurdu.
Otabanın bir kenarında namaz kılarken anneme bu halim dokunaklı gelmiş. Artık benim namazı asla bırakmayacağımı da böylece anlamış oldu.

Sonrasında sağolsunlar okul öğretmenlerimin aileleri ile birlikte ailemi yalnız bırakmamaları, bu vesile bizimkilerin onların güzel ahlakı karşısında yumuşamaları ve ayrıca benim de vesvese marazından kurtulup onlarla daha sıkı ilişkiler geliştirmem her şeyi yerli yerine oturttu. Hatta bir süre sonra annemin de namaza başlaması benim için Rabbimin en güzel hediyelerinden biri oldu.

Ailem ve diğer arkadaşlarımın velileri, çocuklarının karâkter ve huyları konusundaki uyumlu ve olumlu gelişmeleri karşısında öyle memnundular ki, bu nedenle Türk okullarının nâmı halkımız arasında dillerden dile dolaştı. Artık insanlar çocuklarını Türk okullarına yerleştirmek için yarışıyorlardı. Ailem küçük kardeşimi de girdiğim sınava sokup seve seve bizim okula teslim etti …”

İsmail, ülkesindeki Türk Koleji’ni bitirdikten sonra Ankara Gazi Üniversitesi’nde okumak için Türkiye’ye gelir. Buradan da mezun olduktan sonra Fransa’ya üniversite okumak için gider.
İşte ben ismail’le bu dönemde Marsilya’da tanıştım.
Üç yıl önce onun kaldığı bir mekana misafir olmuştum. Yorucu bir gün sonrası bulunduğum salona gelip:
“Ağabey yatağınız hazır. Bir ihtiyacınız olursa hiç çekinmeden bana sesleniniz” deyince yüzüne baktım ve ona:
“sen Azeri misin” dedim.
Hayret etti ve:
“Ağabey biliyor musun buralarda benim Türkiye’li değil de Azeri olduğumu ilk bakışta sen anladın.”
Üniversiteye hazırlandığım dönemde dersanenin yurdunda zeytin karası göze sahip Azerilerle birlikte kaldığım için anladığımı söyledim.

İsmail hayatının en mutlu gününün 2008-2009 tarihlerinde babasının namaza başladığını duyduğunda yaşadığını söyler. Bundan sonra benim için dünya da artık cennet oldu dedi.

İSMAİL’İN DÜĞÜNÜ

Evet şimdi Beykoz’da düğünündeyiz. Ama malesef babası bulunmuyor oğlunun düğününde. Hayatının son 6 yılını İsmail’in vesilesiyle alkole veda etmiş ve namazlı dini bütün olarak geçiren babası 2- 3 ay öncelli beş yaşında şeker hastalığından aniden vefat etmiş. Ailesi Fransada nişan yapacak olan ismail’e bu acı haberi 5 gün kadar söylememişler, nişandan bir gün sonra acı haberi almış.
İsmail:
“Babam çok huzurlu olarak dünyasını değiştirdi.
Ellili yaşlara kadar içki içen İslam’dan uzak hayat süren birisi için çok iyi bir son dönem geçirdi, Allaha Şükürler olsun diyorum…”

Nasibime bakın ki İsmail’in sosyal medyadan düğün davetini görünce Fransa’da da olsa bu düğüne gitmeliyim diye içimden geçirmiştim. Ama davetiyeyi okuduğumda düğünün istanbul’da hem de oturduğum Beykoz’da olacağını öğrendim. Allah’ın hikmet dolu işlerinden bir iş… Bu tevafuk bu yazıyı yazmama neden oldu.

Rabbim, bıçak altındaki İsmaillerin ve ateş içerisindeki babalarının imdadına yetişmeye gayret edenlerin önlerini açsın, dolaylı veya direk, bu hayırları engellemeye çalışanların da nasıl bir fecaat içerisinde olduklarını kendilerine fark ettirsin diye dua etmekten başkada çare gözükmüyor.

* 989 tarihinde Rus yöneticilerin Pagan dinleri bırakıp semavi bir dine geçme kararı aldıklarına dair bir rivayet vardır.

Bu rivayete göre Hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar tarafından sarılmış bir coğrafyada yaşayan Ruslar, bu iki dinin hakim olduğu ülkelerden din adamlarını davet ederler.
Nihayetinde Müslümanlığı değil de Hristiyanlığı seçmelerinde kilit noktanın islam alimlerinin kesinlikle dinlerinde alkol içmenin yasak olduğunu söylemeleri ve bunun üzerine Rusların müptelası oldukları votkadan vazgeçemeyip Hristiyanlığı seçtikleri söylenir.
İslam alimleri Kureyşli kafirlere alkol konusunda uygulanan tedrici adımları, Ruslara tatbik etmemişlerdi. Alkole izin veren ilk âyetlerin nesh edilmesini, muhatapların durumuna göre değil de herkes için geçerli mutlak hüküm olduğu içtihadıyla hareket etmişler.
Kaderin işine bakın ki o Ruslar daha sonra o Müslümanların 20.yy’daki torunlarına alkolün haram olduğunu dahi unutturdular.
Kaderin bir diğer cilvesi ise, o olaydan tam 1000 yıl sonra 1989’da Azerbeycan dahil Orta Asya ve Kafkasyalı Müslüman ülkelerin Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Rus boyunduruğundan kurtulmuş olmaları.99081108-E69A-4CDA-9B43-70CC463A4FED

10 Temmuz 2016

Fransız komşularla birlikte yaptığımız bir iftarın hikayesi

Bir Ramazan günü Fransa’nın kuzeyinde bulunan tarihi Amiens şehrine bağlı bir köyde bir dostumla birlikte eskiden ikamet ettiği ve artık satışa koyduğu eski evine gittik. Arkadaşım altı yıl önce bu evi aldığında ilk bir yıl buraya yerleşmiyor. Bu süre içerisinde tamamını Fransızların oluşturduğu köydeki bahçeli iki katlı evini eğitim gönüllülerine kitap okuma programları yapmaları için sunuyor. Ama evsahibimiz evvela Madame Yvonne ismindeki yaşlı bir komşuya, yöneticisi olduğu derneğin evinde çeşitli faaliyetleri olacağını bildirir ve ücret mukabilinde evin temizliğini yapıp yapamayacağını sorar. Kadın bu teklifi kabul eder. Ve akabidinde de misafirler gelmeye başlar.

Tabi sakin ve sessiz bir hayata aşina köylülerin belli aralıklarla yirmi kadar çocuğun, gencin ve hatta yetişkinin köylerinde bulunmalarından ilk anda rahatsız olurlar. Bir de gelenlerin Müslüman olduklarını öğrendiklerinde fena korkuya kapılırlar. Bu durum Avrupa’da yaşayanların şaşırmayacağı bir durum. Geçenlerde rastgeldiğim bir Türk pastanesinin sahibi genç çift, bana cennet misali bir köyde yaşadıklarını ama Fransa’da olan son zamanlardaki Islamcı görünümlü terör olayları nedeniyle, “köyde teröristler istemiyoruz” baskısıyla şehre taşınmak zorunda kaldıklarını anlatmışlardı. Anlayacağınız acı olaylar sonrası toptancı yaklaşım ve suçlamalar her yerde geniş yelpazedeki zulümlerin ortak sebebi.

Biz hikayemize dönelim.

Dostumuzun yeni köyünde hızlı bir şekilde dilden dile,

– Köyümüzü teröristler üs olarak kullanmaya başladılar, sözleri yayılır. Devlet kurumlarına ihbarlar gönderirler. Tabi adeta sivil toplum dernekleri cenneti olan ve bu kurumların sayısız eğitim kamplarına aşina olan Fransa’nın devlet yetkilileri, köylülere ilgili derneğin bu faaliyetler için kendilerinden izin belgesi aldığını bildirirler.

Ama gelenlerin Müslüman olmalarından dolayı köylülerin endişeleri ziyadesiyle devam eder. O eve girip çıkan yaşlı Madame Yvonne’ye, yanlarına gidip geldiği insanların teröristler olduklarını kendisine her an kötü bir şey yapacacakları konusunda endişelerini iletirler. Bizim madame ise komşularının ön yargılı bu sözlerine sert tepki verir. Müslümanları hiç tanımadıklarını, ne kadar iyi insanlar olduklarını anlatır. Komşularının “ama”lı uyarıları ısrarla devam edince yaşlı kadın,

 Onlar teröristler ise ben de onlardanım yani teröristim!,

diyerek restini çeker. Akabinde dostumu arayarak durumu bildirir. O da bunun üzerine tüm komşuları ile tek tek iletişim kurmaya çalışır. Bir yıl sonra da bu eve ailecek yerleştikten sonra her birini evlerine davet ederler. Ozellikle Ramazanlar da Fransızlar kendilerine çok gizemli olan bu evi iftarlarda doldurup taşırırlar. Evsahibimiz de Magripli eşi ile birlikte Islamiyetten bol bol bahsetme imkanı bulurlar.

Dostum anlatıyor;

– Bizleri o kadar sevdiler ki, bana ısrarla köyün idari temsilcisi olmamı yani sizlerin anlayacağı muhtarlığı teklif ettiler. Bu mümkün olmasa da köyün bir çok atkivitesinde en önde bulunuyorduk. Mesela bir defasında köyümüze anaokulu istiyoruz etkinliğinde eşim en önde bulunuyordu. Yerel gazetede eşimin görüntüsü eşliğinde sözleri yer almıştı.

Bir zaman gelip bu köyden ayrılmak zorunda kaldığımızda ise insanların üzüntülerini görseydiniz.

Bu etkileyici hikaye üzerine dostuma komşularını iftara davet etmesi teklifinde bulundum. Yemeği benim yapacağımı söyledim. Arkadaşın eşi yanımızda bulunmadığı için başka da seçeneğimiz yoktu zaten. O da bunu kabul etti ve eski komşularını aradı. Tabi son anda ve de hafta sonu olduğundan birçoğunun başka programları vardı. Ama yine de üç kişi iftara gelebileceğini söylediler. Biri bizim terorist Madame Yvonne idi.

Evsahibimiz bahçeyi kaplayan yaban otlarının biçerken ben de hızlı bir şekilde epey uzaktaki bir markete gidip alışveriş yaptım. Döner dönmez de bahçede mangalı yakmaya çalışırken kapı çalmaz mı?.

İftar vaktinden 3-4 saat öncesi böyle bir ani daveti kabul etmeleri bir yana henüz elimiz bulaşıkta, tozda-kömürde iken komşular birden çıkıp geldiler. Tabi günün aşçısı olarak ortada folda da yumurta da olmadığından ilk anda panikledim. Yumurtası yoksa da anası var dolayısıyla paniğe de gerek yok düşüncesinin hasıl ettiği sakinlikle tavukları, iman ateşinin harlamasıyla çabucak köz haline getirebildiğim mangal kömüründe pişirmeye koyuldum.

Tabi mutfağı ile meşhur bir milletin karşısına buzul çağdan beri var olan ateşte et pişirmekten öte bir şeyler de sunabilmeyi milletimizin terakkisini göstermesi adına ulvi bir telakki saydım. Gerçi sonraki hamlem ancak yine iptidai şartlarda olabilecek pişirilecek ne varsa haşla zorunluluğu üzere, ev sahibimizin de vesile-i gelişi olan -bakımsızlıktan bahçesini kaplamış olan- ısırgan otlarından biçtiklerinden sıkı bir demet alarak yaptığım çorba oldu. Buna mecburdum çünkü çorba malzemesi olarak sadece bir avuçluk mercimek vardı.Çorba pişmeye dursun, diğer taraftan bu Fransız milletinin en yoğun hayat tabakasını temsil eden yaşlıların, daha çok tercihi olan vegeteryan bir yemek adına fırına atmış olduğum mantar, biber, sarmısak, domatesten ve sonunda üstüne kaşar talaşı serpiştirdiğim bir mamül ortaya çıkarmaya çalıştım .

My Chance!, öyle bir lezzetli oldu ki bu mantar sote ve ısırgan otlu yemyeşil çorbam her bir misafirimiz aslında elime ne geçtiyse atmış olduğum bu yemeklerin peşi sıra tariflerini sordular. Ben de Oktay Ustavari kompleksel bir detayla uzun uzadıya çok da anlıyormuşum gibi püf noktalarıyla tarif ediverdim. Tabi ihlası anlatmak biraz zordu.

Hazırlık sırasında kendini bizlerden biri sayan Madame Yvonne, salata yapımında tüm mütevaziliğini göstererek yardımcı oldu.

Kısa sürede mükellef sayılabilecek bir sofra akşam ezanına hazırdı artık. Ezan derken youtube’den İsmail Coşar’ın insan ruhunun derinliklerine işleyen sesiyle saba makamıyla okuduğu ezandı. Gerçi seçtiğim Sabah ezanıymış. Hani “Namaz uykudan hayırlıdır” kısımlı ama neyse ki misafirlerimiz uyanmadı.

Ezanı vecd İçinde dinlediler. Duamızı yapıp yemeğe geçtiğimiz de ise buralara gelmeden önce Boğaziçi ramazan programlarımızın bir geleneği olan Enes Hocamızın duygusal bir yoğunlukla okuduğu Cevşen’ül Kebir’i dinliyorduk. Güzelliği tarifsiz o eski anları böylesi de olsa bir nebze tekrar yaşamış oldum.

Oldukça keyifli geçen iftar sofrasında orucun ve Ramazan ayının konu olmasıyla inancımıza ait bir çok hususu dillendirme fırsatı oldu. Çorbanın hafifçe tuzunun fazla olmasının nedenini, oruçtan dolayı test etme imkanı olamadığından dem vurup 18 saat kadar ilahi emir gereği nasıl aç kalındığına ve hikmetlerine kadar uzanan konular konuştuk. Ney taksimi dinledik Mevlana’dan bahsettik.

Ramazanın sayısız bereket yönlerinden yeni birisi de benim için bu deneyimim oldu.

Geçen günlerde Paris’te katıldığım bir derneğin İftar programına davetli olan katolik bir dini

temsilci, kutsal ayın anlatımını ve orucun hikmetlerini anlatan bir slayttan sonra kendisine mikrofon tutulduğunda, biz Müslümanların yönümüze çok gıpta ettiğini, bir zaman Hristiyanlıkta yaygın uygulanan büyük perhiz denen oruçlarının tekrar ikame edilmesine dair kendisinde derin düşünceler uyandırdığını ifade etmişti.

Evet biz yine son soframıza dönelim.

Davetlilerimizin bu arada ikisi hanım biri erkekti.  Madame Yvonne ile birlikte ondan da yaşlı duranın adı Lucette olup 86 yaşında idi. Bu madam yetim çocuklarıyla ilgilenen bir kurumdan emekli olmuş.  Dostuma, onu gördüğüm andan itibaren kalbimde karşılık bulan aurasının demek ki nedeninin bu kutsal uğraş olduğunu sessizce mırıldandım. Kendisine de simasında adeta ışıklar(nurlar) görmemin nedenini şimdi anladım olarak ifade ettim. İnanın genç bir kız gibi bir mahçubiyete büründü belki de ömrünün son demlerini yaşayan bu insan. Eğer misafirlerden biri farklı bir konuyu açmasaydı, Peygamber Efendimizin (asm) de bir yetim olduğunu söyleyecektim. Ve Vadduha Suresinde geçen:

” Rabbin seni bir yetim olarak bulup barındırmadı mı?…..

Öyle ise, sakın yetimi horlama! 

Ve sakın bir şey isteyeni azarlama….” “

Ayetlerinden bahsetmeyi arzulamıştım ama Batılıların hiç sevmedikleri ısrarcı çok didaktik bir pozisyona düşmemek için konuyu tekrar din üzerinden açamadım.Ama siz okucularıma içimde kalanı böylece dökmüş oldum.

Meşhur güçlü Galyalı figür Oburikse benzettiğim Mösyö Bernand ise, meşhur 

Fransız şarkıcı Johnny hallyday’ın koruması olarak yıllarca pek çok turne vesilesiyle Avrupa’nın birçok ülkesine seyahat etmiş. İlginç koleksiyonları olan bu çok sempatik zat, demez mi Kızıldereli inancına sahip olduğunu. Boynunda kurt dişi ve kurt başı kabartması iki kolye vardı. Ve daha nice KızIldereli sembolü takılar taşıyordu. Anlacağınız tam bir kurtçuydu.

Bu ilginç ve hep neşeli olan amcamız diğer eski eşi iki yıl önce vefat etmiş olan Mada,e Yvonne ile yeni evlenmişler. Damadımız 68 gelinimiz ise 80 yaşında.Madam İvone, “Ben yalnız yaşayamam” diyor. Belki hayret edeceksiniz 7 çocuğu var. Ömrü hep kalabalık bir ortamda geçmiş. Kendisine şeddeli bir maşallah çektim. Fransızlar adına oldukça sıradışı bir örnek olduğunu, çocuk ortalaması bir-iki olan bir milletin çıtasını yükselttiğini söyledim. Bu esprime özellikle yeni eşi Bernand çok güldü.

Benim rahmetli annem de 6’sı yaşayan 10 çocuk doğurdu. Bir gün en yakın arkadaşı olan 12 doğumlu komşu teyzeyle konuşmasına şahit olmuştum.

Annem yeni evlenenlerin artık 1-2 çocuk yaptığını söyleyince bu teyze anneme, “Bir-iki çocuk hiç olur mu ya!, kedi köpek kaparsa ne yapacaklar!?” demişti.

Neyse genç okuyucuların algılama kapasitelerini daha fazla zorlamayayım. Zira zamane insanları için olağanüstü teknolojik ürünler değil de bu sekiz, on, oniki çocuğun annesi-babası olmak daha havsalaya girmeyecek bir konu.

-Çocukların ile görüşüyor musun ? 

sorusu karşısında Madame Yvonne kaşlarını çattı. Meğerse dört çocuğu ile küserek tamamen kopmuş. Soramadım ama yüksek ihtimal bu çocuklar babalarının hastalığında ve cenazesinde dahi bulunmamışlardır. Zira bu hal burada alalade bir olay . Bu kalbi kırık yaşlı annenin çocuklarımın diğer üçü ile görüşüyorum demesi de telefon görüşmeleri dışında yılın çok az bir zamanında bir araya gelmek demek.

Batılıların biz Doğululara en gıpta ettikleri özelliğimiz, gittikçe kaybediyor olsak da anne babanın ömrü ahirlerinde çocukları ve torunları tarafından yalnız bırakılmamasıdır.

Altı kardeşin tümü kendi ailelerimizi kurmuş olsak da, birçok insanımız gibi rahmetli annemizin yaşlılığında vefamızı hiç kendisinden esirgemedik, etrafında birer pervane, cenazesinde ise gözyaşları tufanına tutulmuş idik.

Ama işte malesef bu Avrupa coğrafyasının anne babalarının alın yazıları ömrü ahirlerinde hep aynı. Çocuklarından hele torunlarından mahrum bir yalnızlık.

Örneğin dün ömrünün önemli bir kısmını yetim çocuklara harcayan yaşlı madame Lucette’nin, ev sahibimizin iki küçük kızıyla bir çocuk gibi eğlenmesini izlerken çocukları tarafından terkedilmişliğini yüreğimde derinden hissettim.

Bir nevi onlar da öksüzler. Ölen anne-babaları tarafından değil, yaşadıkları halde artık kendileri için bir ölüden farkı kalmayan çocukları ve torunlarının ihtiyar yetimleri. Bu nevi yetimlik diğer çocuk yetimliğinden daha acınası belki. Hele hayatını yetimlere harcayan yaşlı Lucette’de bu öksüzlük daha bir hüzünlü duruyor.

Konu böylesi hüzünlü bir noktaya evrilince aklımda olan diğer mevzulara giremedim. Ama -dünyanın araçsal herşeyine sahip- bu gelişmiş dünyanın insanlarının siz vefalı dostlara ne kadar da ihtiyacı olduğuna küçük bir örnek sunmaktan mutlu olarak yazımı tamamlıyorum.

Velhasıl güzel bir Ramazan akşamıydı. 

Cumhuriyet Döneminde Aydın Namusunu Koruyanlar ve Parya Edenler

Cumhuriyet Döneminde Aydın Namusunu Koruyanlar ve Parya Edenler
Farklı seslere tahammülü olmayan bir otoritenin propagandif yayınlarının sorgulanmadan gerçek olarak kabul edilmesi akla ziyandır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla devlete karşı işlenen suçlar kapsamında verilen cezaların önemli bir kısmı karanlıkta kalmıştır. Halen bu konuda tatmin edici veriler ortaya konamamaktadır.
Bunun baş sebebi devrin farklı seslerini kısan sansür ve yanlı resmi anlatımlardır.
Bu dönem Türkiye’sinde yürütmeninin yargıya keyfi müdahalesi o devirde yaşananlara nispeten ayna oldu diyebiliriz.
Hadiseleri tarafsız aktarabilecek bir basına izin verilmediği kuruluş yıllarında, küçük bir grubun elinde toplanan iktidarın, devlet imkânlarını muhaliflere yönelik bir silah gibi nasıl kullanabildiğini bugünkü uygulamalar ışığında daha iyi anlayabiliyoruz.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte “Tek Parti” ve “Tek Adam’a” doğru yol alan süreçte farklı düşünceleri seslendirenlerin ve sistemi eleştirenlerin bir dönem sonra,  kimisi zindanlara atılarak, kimisi de sürgünlere gönderilerek tasfiye edildi. İktidar ipini iyice ele alanlar, “hain” yaftası ile azımsanmayacak sayıda idamlar gerçekleştirdi. Çeşitli bahanelerle birçok muhalif siyasetçi, bürokrat, gazeteci, aydınla birlikte il il, ilçe ilçe cezalandırılan halklar oldu.
Böyle rahat ve pervasızca muhalif seslerin cezalandırılabilmesi dönemin olağanüstü koşullarından kaynaklı idi.
Büyük bir savaş ve sonrasında yaşanan işgal, Osmanlı’ya ait tüm coğrafyalarda büyük bir kaosa yol açmıştı.  Kurtuluş Savaşı sonrası, Anadolu ağırlıklı yeni devletin organları olan yasama, yürütme ve yargı güçleri birbirinden ayrılabilmiş değillerdi. Bu sebeple en ufak bir muhalif çıkış, tez elden verilen bir emirle hızlı bir soruşturma sonrası açıktan etkisiz hale getiriliyordu. Sistemin adına “cumhuriyet” yani “halk idaresi” dense de halkın önünde ikinci bir parti seçeneği yoktu.
Bu sebeple tek parti iktidarı kimseye hesap verme endişesi taşımıyordu. Potansiyel tehlike addettiklerini bertaraf etmek için ne faili meçhule ne de makul şüpheye ihtiyaçları vardı.
Savaşlardan dolayı yaşanan büyük nüfus kıyımı sebebiyle, ülke demokratik kazanımları kavrayabilecek olan nitelikli kadrolardan iyice yoksun kalmıştı. Savaşlarda evlat, eş ve babalarını kaybeden halkın ise derdi kendine yetmekteydi. Onların ne kurulan sisteme karışması, ne de yaşanan haksızlıklara ses çıkarması mümkün değildi. Zaten gelişmelerden de tamamen bihaberdiler. Bahsettiğimiz üzere olup biteni doğru öğrenebilecekleri farklı haber ve iletişim kaynaklarından mahrumdular.
Bu açıdan günümüzdeki muhaliflerini ezmek isteyenleri, o dönemdekilere kıyasen talihsiz sayabiliriz.(!)
İlk dönemde otoriter idareyi tenkit edebilme bir yana, “Milli Mücadele’nin” bir kişinin değil halkın ortak eseri olduğunun söylenmesine dahi tahammül edilemedi. Günümüzde sıkça duyduğumuz “sağlam irade olmasaydı” mantığı o günlerden günümüze miras. Başarıların milletin başına kakılmasıyla her alanda hukuksuzluğu meşrulaştıran ve her türlü hata ve kusurun görülmesini perdeleyen sonsuz bir kredi sağlanıyor. Bu nedenle halkın hoşuna gidecek olan icraatlar, başka kimselere mâl edilmeden bir kişinin veya grubun işiymiş propagandası önem arz ediyor.
Halikarnas Balıkçısı’nın Başına Gelenler
1925 yılında neşredilen ve epey önemli yazarları barındıran sol tandanslı ‘Resimli Ay’ isimli mecmuada, Kurtuluş Mücadelesini köylüsünden memuruna, kadınından gencine tüm milletin verdiğini söyleyen bir yazı çıkmış ve bu isimsiz kahramanlar için “Meçhul Asker” anıtı yapılması için bir kampanya başlatılmıştı. Ama kısa süre sonra rejimin etkili gazetesi Akşam’da bu kampanyayı sert bir şekilde eleştiren bir yazı yayımlandı. Bu yazıda, “Ordunun ve halkın savaşabilmesi, ancak kudretli ve kabiliyetli bir komutana sahip olmasıyla kabildir. ‘Meçhul asker’ fikrini ortaya atıp, başkomutanın önemini azaltmaya çalışmak, bir nankörlük olur.” deniyordu.
Yazıyı yazan Kılıç Ali (1) idi. İstiklal mahkemelerinde hâkim yapılan asker kökenli bu zat kimi hedefe aldıysa onun iflahı kesilmiş demekti. Hemen bu kampanyaya son verildi.
Ama daha sonra aynı mecmuada yazan meşhur Cevat Şakir’in bir öyküsü, “isyana davet ve hainlik” isnadıyla yazarın kendisi ve gazetenin yazı işleri sorumlusunun İstiklal mahkemelerinde yargılanmasına sebep oldu. Cevat Şakir, Bodrum’a kalebentlik cezası için gönderildi. Şakir, bu sürgün vesilesiyle tanıyıp beğendiği Bodrum’a sonrasında taşınmış ve “Halikarnas Balıkçısı” olarak nam salan meşhur bir edebiyatçı olmuştu.
B19E3E68-5B99-4952-A229-1EE455DC4102

Kurtuluş Savaşı’nın tek adamın işi olmadığını simgeleyecek meçhul asker anıtı kampanyasından dolayı önce hqpis sonra Bodrum’a sürgün gönderilen Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı)

Muhalifsiz Dönem
Türkiye Devleti’nin temellerinin  atılmasından bir müddet sonra tüm muhaliflerin susturulması üzerine, dönemin meşhur yazarları ve şairlerinin ekseriyeti, tenkidi bırakıp kendilerini bu muhalifsiz otoriter döneme adapte ettiler. Kimi aydın, ilk zamanlarda cüretkârca eleştirdikleri Halk Partisi ve lider kadrosunu bu yeni dönemde mübalağalı övgülere boğdular.
Öyle bir ironi ki;
Cumhuriyet tarihi boyunca o günlere ait okullarda bizlere mutlak ve kesin doğrular olarak anlatılan bilgilerin önemli bir kısmı, şartların değişmesiyle görüşleri de değişen bu tip aydınların tespit ve yorumlarıdır.
Şevket Süreyya, Sabahattin Ali ve Refik Halit Karay gibi edebiyat dünyasından tanıdığımız isimler, eleştirel yaklaşımlarından dolayı hapislere atılan, sürgün edilenler arasındaydılar.
Bir müddet sonra yaşadıkları ıstıraplara dayanamayıp konjonktüre uygun hareket etme ihtiyacı hissettiler. Hapisten, sürgünden kurtulma, makamlar, mansıplar elde etme adına zamanın akışına uygun yazılar yazdılar; söylemlerde bulundular.
Ve bu sayede rejim tarafından itibarları(!) iade edilip makam sahibi oldular, hatta daha önce eleştirdikleri yöneticilerin sofralarında başköşelerde yer buldular.
Tek AdamKitabı ve Yazarı Şevket Süreyya Aydemir
Komünizm faaliyetlerinin yanı sıra yeni rejime muhalifliğinden dolayı 1925 tarihinde İstiklal mahkemelerinde yargılanıp on yıllık hapis cezası alan Şevket Süreyya, hapiste iken direnmenin kendisine artık bir faydası olmadığını görmüştü.
1927 tarihinde Vedat Nedim Tör ile birlikte diğer komünist arkadaşlarını ve planlarını ifşa edip, onların içeri girmelerine sebep oldular. Böylece pişmanlıklarını ispatlamış oldular ve hapis hayatından kurtuldular. Bu sebeple sol ideolojide hep birer hain olarak tanımlanırlar.
Şevket Süreyya bu olaydan sonra tek parti rejiminin en etkili kalemlerinden biri oldu. Atatürk’ü Olimpos dağındaki tanrılara benzettiği “Her şey onunla başladı.” tarzı yazılar kaleme aldı. Atatürk’ten sonra derlediği üç ciltlik “Tek Adam” kitabı, bugün resmi tarihin başucu eserlerinden.
5E74F82A-9644-4768-A998-CBC26B41E385
Şevket Süreyya İttihat döneminde Turancı, sonra Sosyalist, sonra da Kemalist olup en nihayet İnönü’nün yanında da kendine yer buldu. En az Çankaya kitabının yazarı Falih Rıfkı Atay gibi baş döndürücü geçişler yaşamıştı.
Kronik Muhalif Yazarın Nihayet Uslanması
Zira Falih Rıfkı Atay da önce İttihat Terakki’nin muktediri Cemal Paşa’nın ölçüsüz övücüsü olmuş, onun miadının dolması ve Eylül 1922’de Yunan’ın Anadolu’dan kovulması üzerine kurtuluş savaşı boyunca ayrılmadığı İstanbul’dan yola çıkıp Mustafa Kemal’in yanında bitivermişti. Bugün ilkokuldan itibaren kurtuluş savaşı devrini ve akşam melerini anlatan birinci referans kaynaklarından olmuştur. Atatürk’ün  vefatından sonra da yeni otoriter İnönü rejiminin hararetli savunucusu olmuştu.(2)
EB096E57-2DBE-4114-9A40-713981721703

Falih Rıfkı Atay

“Memleket Hikayeleri’nin” yazarı Refik Halit Karay bu sebeple yıllarca Suriye’de sürgünde yaşadı.
Bir zamanlar halka:
Sakın aldanma, inanma, kanma!,
Yalan dolan makaraları yine sağılmaya başlanacak,
yine elimizdekiler kapılıp deve yapılacak;
toklar çekilip biraz da açlar yalanacak.
Bu işin künhü budur!
Polis zannedeceksin, harami çıkacak;
nimet diye gideceksin, tuzak çıkacak;
melek görünecek, şeytan çıkacak.
Gözünü açmazsan yine yumurtalar cılk çıkacak!
Hülasa artık her sakallıyı baban sanma,
her lafa kulak asma, kabadayılığa yekûn tut, efeliğe kapılma.
Bu benim sana baş nasihatim:
Gözünü aç, ayağını tetik at,
yine aldanma, inanma, kanma!”
2EFC7241-7014-49F7-97AC-FB0407D6F13F

Af kanunuyla 1938’de yurda dönebilen Refik Halid Karay, Osmanlı’nın son döneminden Türkiye Cumhuriyeti İktidarlarına çok sert eleştiriler yapardı.

Diyen Refik Halid, yanlış gördüğüne “yanlış!” demenin karın doyurmadığını, üstüne üstlük insanı memleketinden ettiğini on altı yıllık sürgünden sonra anlayacaktı.
Onca zamandan sonra nihayet aklını başına almıştı(!). Türk idarecilerine sürgünden gönderdiği mektuplarında artık onları methediyordu.
Ve sonunda affedilip Türkiye’ye döndükten sonra “sakın ha!” diye milleti tembihleyen o yazar gitmiş yerine parti devletini ve tek adamlığı yere göğe sığdıramayan bir yazar gelmişti.
Daha ne yapsın Karay!?,  farklı sese memlekette yer de ekmek de yoktu. Dün onun bu dönüşümünü eleştiren muhafazakâr görünümlü bazı yazarlar, bugün yer kaptıkları yağlı köşelerinden Karay’a; “Üstad sen haklıymışsın” diyordur herhalde…
Evet, o günlerin şartlarında Şevket Süreyya, Falih Rıfkı ve Refik Halid gibilerini pek garipsememek gerekiyor. Zira böyle keskin dönüşler yapanların ilki onlar değil. Tarih boyunca benzer koşullar, hep tipik karakterler ortaya çıkarmış. Bu türün son örneğinin onlar olmadıklarını bugün bizler de tecrübe ettik işte…
Cumhurbaşkanına Hakaretten Zindana Giren Sabahattin Ali
Cumhuriyet döneminin realist şairi ve roman yazarı olan Sabahattin Ali, iktidarın sesine aykırı bir fısıltının dahi duyulmadığı 1930’lu yıllarda iddialara göre bir dost meclisinde devletin sahibi tek partinin üst kadrosunu ağırca eleştiri bulunan bir şiir okur. Almanya’da kaleme aldığı bu şiirden bazı mısralar şöyledir:
“Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?
Cümlesi belî der Enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali‘nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince…”
Sözleri çok ağırdı. Ve o günler yerin ve duvarın kulaklara sahip olduğu dönemlerdi.
Meşhur yazar hemen ihbar edildi. Her ne kadar şiirde Cumhurbaşkanı’ndan bahsedilmediğini söylese de özgürlüğünden menedildi. Bir yıl kadar zindanda kaldıktan sonra cumhuriyet ilanının 10. yıl dönümü vesilesiyle, hükümet tarafından çıkartılan afla tahliye oldu.
Ama hapisten çıkma yetmiyordu Sabahattin Ali’ye. Maişetini çıkarabilmek, yaşamını düzen sokmak adına öğretmenliğe geri dönmek istedi. Milli eğitim Bakanı kendisinden ‘Ebedi Reis’ sevgisini ispatlaması gerektiğini söyleyince o da meşhur “Benim Aşkım” şiirini yazdı:
“Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran.
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.”
Vicdanının Sesini Dinleyen Sabahattin Ali
Sabahattin Ali’nin kerhen yazdığı, abartılı sözlerinden açıkça belli olan bu şiiri, çocukluk yıllarında okullarda gönlümüzden söylerdik.
Sonrasında Sabahattin Ali, öğretmenliğe geri döndü ama bir zaman sonra daim övücüler gibi bu tiyatroya çok fazla devam edemedi. Sağduyulu ve hakperest yapısına bu durum çok ağır gelmekteydi.
Sabahattin Ali, Milli Şef zamanında Markopaşa isimli bir mizah gazetesi’nde başyazar olarak bir muhalif partisi olmayan Hükümete muhalefet eder. Bu gazetenin başlıca özellikleri:
“Siyasal iktidar sahiplerini gülünçleştirerek hicvetmek, Tek Parti baskısına karşı mücadele etmek, yolsuzlukları ortaya koymak, halkın vicdanını seslendirmek” olarak ilan eder.
Kamuoyuna tesir eden eleştirilerin sahibi olarak, siyasi tarihte değişmeyen bir gelenek haline gelen, önce yağlı-ballı tekliflerle karşı karşıya kalır, reddedince de tahkirle ve hapisle…
Çok etkili muhalefeti karşısında kendisine bizzat Cumhurbaşkanı İnönü tarafından milletvekilliği teklif edildiği halde vicdanının sesini dinleyip bu teklifi kabul etmez. Sonrasında hapishanelere girer çıkar ama bu sefer doğru bildikleri dışında bir şeyi karalamaz. Bunu da şu sözleriyle dile getirir:
Sükûn ve rahatı seven mizacımı, karımı, çocuğumu göz önünde tutarak memurluğa devam mı etmeliydim, yoksa memlekette çok okunan ve sevilen, şöhreti sınırlar dışına çıkmaya başlayan bir muharririn sosyal vazifelerini düşünerek açıkça mücadeleye mi atılmalıydım? Bana bu sonuncu vazife daha mühim, daha lüzumlu ve daha kaçınılmaz göründü.”
 
92FD7FEA-B4DA-4969-9D27-9FA4728C71A8

Sabahattin Ali ve Ailesi

Ve sonunda baskılara dayanamayıp yurt dışına kaçarken yakalanır, sınır karakolunda sorgudan geçirilirken şaibeli bir şekilde öldürülür.  Sonrasında bir sabıkalı tarafından yapılmış adi bir cinayet gibi gösterilse de katil kısa bir zaman sonra serbest bırakılır.
Dine mesafeli duran bir aydının eşinden, çocuklarından edileceğini bile bile haksızlığa karşı çıkması, hayatın buradan ibaret olmadığını sürekli dillendiren aydınlar için mazeret bırakmayan bir davranıştır.
Farklı ideolojilerden kaynaklı bir ön yargıyla, Namık Kemal, Bediüzzaman, Necip Fazıl ve Sabahattin Aligibi zatların haksızlıklar karşısındaki sağlam duruşlarından habersiz olanlar için, bugün yaşadıklarımız, onları tanıyabilmek için iyi bir fırsat. Çünkü günümüzde şahsi menfaatler uğruna bir ömürlük ilkelerinden ve dolayısıyla itibarlarından vazgeçmiş olanların yanında onların mücadelelerinin kıymeti daha iyi anlaşılmış olur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk döneminden beri her muhalif sese düşmanlık ve hainlik yakıştırmaları sık sık dozajı artırılmış bir şekilde hiç eksik olmadı. Ama her birinden sonra daha iyiye doğru yol aldık. Hiçbir olumsuzluk bir ömürlük sürmedi.
Bugün hukuksuz uygulamaların kötü bir taklidi olan yaşadıklarımızın da çok uzun sürmeyeceği aşikâr. Öncelikle Dünya şartları ve dinamikleri çok gelişti.
Önemli bedeller ödenerek elde edilmiş olan demokratik sistemin bugün büyük bir sarsıntı ve acılar yaşamasını, başta yargı bağımsızlığı ve insan hakları olmak üzere demokratik sistemin; laik kesimlerden, dindarlara kadar geniş yelpazedeki kitleler tarafından kıymetinin daha bir anlaşılacağı hayır dolu bir geleceğe vesile olacak gibi.
(1) Atatürk’ün bir dönem genel sekreterliği vazifesinde bulunan Hikmet Bayur’a göre Kılıç Ali“çok çirkin suistimal dosyaları bulunan, karanlık ilişki ve irtibatları bulunan bir şahıstır. (Arı İnan, Tarihe Tanıklık Edenler, syf;263)
(2) “Lenin ve Atatürk öldüyse, Stalin ve İsmet İnönü başımızdadır”. (Falih Rıfkı Atay – Ulus gazetesi)

PARİS HASTANE GÜNLÜĞÜM 1

HASTANE GÜNLÜKLERİ 1
Paris sokaklarında gördüğüm popülasyon çeşitliliği bir devlet hastanesinde daha ilgi çekici duruyor . Şu an itibariyle 2 gün kaldığım hastanede dünya milletlerin 4’te 1’ini gördüm desem abartı olmaz. Renk renk sağlık çalışanları. Bunun yanı sıra siyahlar kendi aralarında başka başka ırklar, beyazlar öyle, çekik gözlü sarılar da öyle.
Ekseriyeti benim ancak ülkemizde özel hastanelerde gördüğüm hastalara tebessümlerini eksik etmiyorlar.
Hastaların ilaçlardan daha çok sıcak ilgi ve gülümsemeye ihtiyacı olduğuna dair profesyonel eğitimden geçmişler belli ki. Gece vakti şiddetli karın ağrısıyla beni hastaneye götüren Azeri arkadaşımla birlikte tüm milletlerle olan yakın temasım başlamış oldu. İlk sarışın bir hemşire kan alırken acıdan rüku halinde olduğumdan dolayı tavırlarını pek gözlemleme imkanı yakalayamadım. Ama sonrasında bekleme salonunda iken ispanyol orijinli bir hemşire bizi almaya geldi. Yana koyduğum paltomun benim olduğumu öğrenince eline aldı. Arkadaşım beni tekerlekli arabayla götürürken yol boyu paltomu taşıdı. Baştan sona tebessümün eksik etmedi. Sürekli moral verdi. Özellikle iğne yaparken. Aynı şekilde esmer Moroccon hemşire de öyle. Morocco neresi bilirsiniz değil mi.?
“Tabiki Fas”, dersiniz. Ama bilmeyenler de var. Hatta bu konuda size yaşanmış acayip bir vaka anlatayım. Fas kralının kardeşi, kralın oğlu reşid olmadığından o günlerde tahtın veliahtı, Amerika’da okuduğu üniversitede bir Türk kızını beğenmiş. Evlilik teklifinde bulunmuş. Tabi Anadolu gelenekselliği; kız güvendiği birisi ile yakınlarına bu durumu iletmiş. Yakınları “kralın kardeşi” sözüyle çok heyecanlamışlar ama “Morocco Kralı’nın kardeşi” denince sevinçleri kursaklarında kalmış. Çünkü Morocco’ you bir Afrika kabile ülkesi zannetmişler. Bunu bir arkadaşım bizzat bu teklifin reddedilmesi de etkili olan kızın yakınından dinlemiş. Ah ah ne bilim bizim kıza talip olan Morocolu’nun aslında Faslı olduğunu. 🙂

Velhasıl hastaneye devam.
Onca erkek ve kız hemşireden sonra nihayet bir doktor geldi. Çekik gözlü kısa boylu bir kadındı. Japon mu, Çinli mi, koreli mi anlayamadım. Ama sanki Brujli’nin torunlarından bir torundu. Göğsümü steteskop ile dinlerken istem dışı yutkundum. Belki daha farklı birşey yaptım. 😉 Yoğun ilaçların etkisi tabi. Bunun üzerine kulaklıklarını çıkartıp beni fırçaladı, ben de arkadaşa sanki düz bir cümle söylüyormuş gibi, “ne diyor acaba bir sor” diyince bu sefer “bakmam ha!” gibisinden işaret parmağıyla uyardı. Daha doğrusu ben o anlamı çıkardım. Herhalde eşine kızgın olarak yeni başlamıştı gece mesaisine. Bilirim 🙂
Evet bu olumsuzluk istisnaydı diyelim veya Dr.ların kaprisi her yerde aynıymış diyeyim. 🙂 istisnalar başımızın tacı tabi.
Sonrasında uzun tetkik maratonu başladı Haydarpaşa numune binasını birbirine bağlayan uzunlamasına koridorlar gibi birinden öbürüne tetkiklere girdim, çıktım. röntgen,ulttason scanner, tomografi vs. Azeri dostuma saolsun gece gece hiç gına gelmedi.
Bu arada Moroccon, Cezayirli, Tunuslu, İspanyol, Kango, Senegal,Togo, Hind, Gabon, Latin ülkelerinden, Doğu Avrupalı, Lübnanlı, Suriyeli gibi şu anda unuttuklarımla birlikte bir çok milletten sağlık çalışanıyla tanıştım. ha bi de az da olsa Frankler vardı. 🙂

Yatış kararı çıkınca epey yorulan arkadaşı gönderdim. Gece 03.30 olmuştu. Sıcak ilgiyi görünce hastanede yalnız kalmaktan çekinmedim doğrusu.
Yalnız kalmak hele kendini aciz hissettiğin zamanlarda iç dünyana yönelmen için bir fırsat sunuyor.
İnsanoğlunun gerçek mutluluğuna mani olan hatalarının başında “ene” paslı kilidi değil mi? Acılar içerisinde, dört duvar arasında tıkalı kaldığında, kolun-kanadın kırıldığında gafletten sıyrılmak imkanı bulabiliyorsun.
Bol bol istirahatin yanı sıra bol tefekkürle geçirdiğim vakitlerdi. Dünyevi ceddelleşmeler de nimetler gibi ileride bekleyen gerçeklere karşı gaflete sokmakta insanoğlunu. İsteği verilmediği için zar zar ağlayan, başkaca ilgi çeken şeyler sunulmakla biraz önce ne diye ağladığını unutan çocuklar gibiyiz. Ne ölüm öldürüldü, ne kabir kapısı kapandı. Öyle bir Paradoks ki; yaş ilerleyip o değişmez hükme yaklaştıkça, hırs, kızgınlık, intikam gibi duygusallıklarla gaflet koyulaşmış. Bunları kendime diyorum elbet…
Velhasıl 1 saat periyotlarla gelen birleşmiş milletler üyesi 🙂 sağlık çalışanları ne uykumda ne de tefekürümde tam manasıyla başbaşa bırakmadılar beni. Tabi şu sosyal medya takıntısı da bozuyor meramı.
Bir zaman Merkez Efendi Hz.lerinin, yerin 5-6 m. altındaki ibadetlerini yaptığı çilehehaneye, tam hatırlamıyorum orta 3 veya lise öğrencileri olacak, onları götürmüştüm. Çocuklara ruhu geliştiren adeta bir bady salonu olan erbaine girmek nedir, riyazet nedir, yalnızlıkla ancak girilebilir kapılar nedir bilgilerini anlattım. Sonra onlara sordum hanginiz burada tek başına kendi tercihiyle en az 40 gün kalabilir diye. Kız öğrencilerden biri:
“hocam internet olursa ben 2-3 ay bile kalırım” demişti. Af ya Rabbi! Ne diyebilirdim diğerlerinin kahkahalarla katıldığı bu sözün üzerine…

Rahatsızlığımdan dolayı namazlarımı ancak yatak da eda edebiliyorum. Duyguların duru iken namazı aslî anlamına daha yakın bir halde yaşıyorsun. Ama burada da eski benzer ahvalime kıyasla bir zedelenme yaşamış ruhum. Eskiden benzer durumlarda Hissettiklerimi bu sefer duyamadım.
İç dışa çevrilse veyahut şu girip çıktığım aletler gibi iç manevi hastalıklarımızı ölçen cihazlar icat edilse de gerçek halimizi bir görebilseydik keşke…

4 gündür yediklerim müshil ilaçlarına rağmen malesef çıkış problemi yaşıyor diye hastaneye başvurdum. Tabi dediğim gibi şiddetli karın ağrısı ile.
Pankreasta iltihaplanma gibi bir teşhis kondu. Ama aralıksız serum ile birlikte antibiyotik ve ağrı kesici vermelerine rağmen ağrılarım kısa aralıklarla tekrar şiddetlendi. İnsanoğlu kendi vücudunu başkalarından iyi bilmeli. Ben sortie problemim olduğumu söylediğim halde bu konuda bir şey yapmadılar ve hatta yemek bile verdiler ben de vardır bir bildikleri diyerek yedim.
Yemeklerin helal olan ve böylece salata, patates haşlama gibi hafif yemekleri yememe rağmen karın ağrım şiddetlendi. Ben de bunun üzerine gelen siyaha, beyaza, sarıya, yeşile- yok bu ara yeşil sadece ben gözüküyorum- her geldiklerinde yarım yamalak Fransızcamla ve bir de avec Google translationla derdimi anlatabildim. Böylece ancak bu konuda adım artırabildim.
Sonra sans endoskopi yapacağız dendi.
ah ah o pis mide mi görebilmek için neredeyse boğuluyordum. Endoscopi denen o ağzımdan mideye uzatılan hortum ne berbat bir şeymiş. Burnumdan az nefes alabildiğim için görevlinin kolunu, bacağını yeter anlamında sıkmama rağmen arkadan cüsseli bir kol beni engelledi. Bu arada ilk defa midemi de görmüş oldum. Kapodakyadaki mağaralara benzettim doğrusu 🙂
Mideden bir parça aldıktan sonra işlem bitti. Tabi ben de.
Endoscopiden sonrada başka bir hastaneye kalın bağırsakların durumunu görmeye ambulansla beni götürdüler. Şişmanca sempatik görünümlü siyahînin altın küpelerine takıldım. Très bien dedim. Tşk etti. Bu kadar 🙂
Sonra benden once sedye veya tekerlekli sandalyede bekleyen 4-5 hasta var iken bu yazıyı yazmaya karar verdim zira yanıma ne kitap almıştım ne de kitap okuma cihazı kindlemi.
Sürekli telefonla mesguliyetimden mi bilemiyorum yaşlı sarışın röntgen laboratuvarı bayan yazının başında hastane çalışanları hakkında yazdığım olumlu ifadeleri pişman ettiren tavırlarda bulundu. Kolumdaki serumu dahi öyle bir çekiştirdiki anlatamam. Bak ben écrivanım, yazarım ha tarzı ifade mi biz ne editörler gördük gibisinden cevap verdi. Çünkü elini sallarken editör dediği için bu manayı çıkardım. Sonra bağırsaklarımı inceleyen lazerli makinanın içine beni soktu. İçinde uzun uzun tutunca aha bu kadın beni kanser yapmak için makinada tost etti diye düşündüm. İyice bunalınca Bir iki parmak çıtlandım. Hemen bulunduğu kabinden çıkıp “ nasılsın Mösyö? “diyince yumuşama doğrusu . Ama yaşlı kadın yumuşamadı hiç. Hadi çekik gözlü doktor gibi bunun da davranışlarının nedenini tahmin edeyim. Bunun diğerinin tersi olarak sebebi hiç evlenmemiş gibi görünüyordu. 🙂 Bana tüm sıkıntısı ondan dolayı gibi geldi.
Ne de olsa şark çocuğuyuz. Yani bol müşterisi olan komplo teorisi coğrafyasından.
Neyse ama sağlam çıktım oradan şükür.
Koridorda tekerlekli sandalyede biraz bekledikten Sonra hastanenin ambulans ekibi geldi. Şoför Latin Amerika siyahîlerinden, yardımcısı ise uzun sarımtırak biri idi. baktım yakasında “..iç” ile biten bir soy isme sahip.
” Es-tu Balkan?” dedim. “Non!” dedi. Ama siyahî şöför “Oui Oui yani evet dedi. Bunun üzerine bu da Aa “balkon” dedi. akabinde de Sırbian! demez mi!?.
Ooo eskiden olsa korkardım şimdi sizinle yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor be dedim.
Ama tüm bu olumlu yaklaşımıma rağmen beni tekerlekli sedye ile taşırken sedyeyi bir plastik bariyere çarptırdı. Kolumda serumla fena hopladım. Adamların boyları uzun aşağıdaki küçük şeyleri göremiyorlar. Artık bizim millette aynı etten yiyince biz de bunlar gibi boylanır poslanırız artık kim bilir? 🙂
….
Latifeler bir yana dualarınızı bekliyorum. Şu an ambulansta Sırp görevliyle birlikte iken yazıyorum bu son sözlerimi.
Sağlıcakla kalın. Hakkınızı da helal ediniz.

PARİS HASTANE GÜNLÜĞÜM 2

HASTANE GÜNLÜĞÜM-2

Nerde kalmıştık.?! 😉
Ameliyat masasında..
o kadar şey yazdım ama en önemli gelişme noktayı koyduktan sonra vuku buldu. Daha doğrusu tam bir vukuat.
Şöyle ki:
Küçük hastanede endoskopi yapılmış ve mide delinmesi teşhisi konmuştu.
Ama mezkur yerde, mideye müdahale edecek cerrahları olmadıklarını söyleyip beni acil ameliyat yapmak için tekrar büyük hastaneye göndereceklerini söylediler.
Ama önce burnumdan getirdiler.
O nasıl bir şeydi. Zaten bir burnum kalmıştı o hortumu ……
Boğazımdan geçip mideme kadar uzanan hortum öyle bir gıcıklandırma hissi veriyordu ki tasvirini en iyi Mikelanj resmedebilir herhalde.
Bu işlem midedeki herşeyi temizlemek içinmiş. 2 gündür bir şey yememiştim zaten. herhalde salınan mide enzimlerini de temizlemek içindi. Hortumla zor dayanıyorum ama demezler mi ameliyattan sonra da en iki gün duracak. Hastanelik olmak çok keyifsiz bir şey…
Sonra tüm eşyalarım ve giysilerimi benimle birlikte hastaneden paketlediler.
Yahu durun benim sizlerden memnun olduğumu sosyal alem öğrendi bir siz anlamadınız dedim ama.
Türkçe dedim işte.!
Evet yine Ambulansda idim.
Bu sefer ambulansta bana eşlik edecek Sırplı değil Antin adalarından genç bir sağlık görevlisi idi.,, (bura neresi bilen var mı?)
Sizlerle paylaştığım bir hikayeye dönüştüğü için yine ambulanstaki halimi fotoğraflıyayım dedim. Bir de ne göeyim bizim Antinli zafer işareti yapmıyor mu. Yok yok bu kesin Trakyalı dedim. Zira bunlar Ölü evinde bile ortamı neşelendirir.
(Önce oynar demiştim ama şimdi nir Trakyalıya denk geliriz diye sildim)

Gittiğimiz hastaneyi tekrar hatırlatayım;
beni lazerli ultrasonda az daha tost edecek teyzenin bulunduğu hastane.
Bu arada ilginç bir şey söyliyeyim. Son ameliyatı hatırlayanlarınız olur mu bilmem;) sol ayağımın aşil tendomu kopması üzerine olmuştu. Yine bir Ekim ayının son Haftası idi. O ameliyatta yanımda bulunan edebiyatçı dostum istanbul’dan aradı bu hengamede. Ona bu tevafuku anlattığımda:
– seni mesleğinle manidar isme sahip Kanuni Sultan Süleyman Hastanesine götürmüştüm, dedi. Ben de bu vefalı dostuma artık ne sen varsın ne de böyle anlamlı tevafuklar dedim. Ama hayır! . Yine çok anlamlı bir isme sahip hastaneye gidiyormuşuz meğerse. Öncesinde nasıl da farketmemişim . O kadar da talebelerime ve başkaca muhataplarıma anlattığım bir olay ve isme sahip bir hastane burası da. Avrupa’da yüzlerce yıl tıp ilmine önderlik eden ve üniversitelerinde birinci referans tıp kitabı olan bir büyük İslam bilgininin ismini taşıyan Paris’te ki hastaneye gidiyordum. İbn-i Sina. Avrupalılar ise ona AviCenne der. Okunuşu”Avisen”..
Ne güzel….
Akşam vakti olduğu için bu sefer Paris trafiğine takıldık.
Antin adalarını çok merak etsem de yanıbaşımdaki Antiniliye merakımı giderecek soruları soramadım. Tabi nedeni burnumdan boğazıma salınan hortum.
Ama nihayetinde sağ salim hastaneye vardık şükürler olsun.
Hemen beni kalacağım odaya sedye ile taşıdılar. Beni üç cihette delecek cerrahlar da hemen odaya geldiler. Bana bir çok şey anlattılar. Ben de az Fransızcamla az çok onları anlamakla birlikte midemi değil de ne olur ne olmaz dalakımı sökmesinler diye tedbiren yine Google translationa başvurdum. Her dediklerini böylece anlayabildim. Mide delinmesini tamir etmek için göbeğimin üç yerinden şiş sokacaklarını yani laparoskopi yöntemiyle ameliyat edeceklerini söylediler.
Benden tamam onayını aldıktan sonra bir Sağlık görevlisi göbeğim üzerindeki sondaj yerlerini traş etmeye başladı. Ben de o sırada burnumda ve boğazımda hortum halen durmasına rağmen – hani bir tanıklık çıkarsa olası faydaları adına- varolan bir Türk alışkanlığı ile zorda olsa biri açık tenli diğer esmer tenli iri kıyım ve sakallı olan genç Cerrahlara: “Abe nereliyiz bakim? “. “Yoksa siz kardeş misiniz ikinizin soyadı aynı sanki”,.
Buna güldüler. Birinin soyadı Antonie diğer ise Anteoinus imiş.
biri Lübnanın içinden olduğunu diğeri yani Mösyö Anteoinus ise Hindistanın derinliklerinden olduğunu söyledi. Oo dedim bu durum bana yakışır. Yıllarca Ortadoğu’yu deştim ettim şimdi de Ortadoğu beni deşecek anlaşılan dedim. Hadi bakalım hayırlısı. Bu arada sağlık görevlisi işini çabuk bitirdi.

TAM AMELİYAT BAŞLIYOR İKEN

Ameliyat için giyeceğim önlükleri de hemşireler getirdi. Ve son hazırlıklar tamamlandı gibi iken birden telefonum çaldı.
Baktım arayan İstanbul’dan çok değerli bir doktor tanıdığım. Paris’te yaşayalı bir veya iki kez görüşmüşlüğüm var idi. Cerrahlara döndüm. Tamam ayıp şu ortamda telefona bakmak Anlamında mahçup bir şekilde dudaklarımı gererek arayan bir doktor bakabilir miyim? dedim. Onlar da “D’accord” dedi.
Telefonu açtım ve sevgili dostum sosyal medyadan gördüğünü ve bana ne ameliyatı yapılacağını sordu. Ben de hırıltıyla da olsa anlattım. O da benden analiz değerlerimi kendisinin incelelemesi için istememi tavsiye etti. Ben de tıbbi terimleri Tarzan fransızcasıyla zor anlatabileceğimi, istersen cerrahlarla görüştüreyim sen izah et dedim. Tamam dedi. Cerrahlar da görüşmeyi kabul etti. İngilizce ortak paydasında konuştular. Dr. Abimizin özellikle istediği bir analiz değerlendirmesini bilmediklerini veya anlamadıklarını söylediler. Dr. Arkadaşım sorgulamak için değil durumu öğrenmek için soruyordu tabi. Onlarla konuştuktan sonra bana ameliyatın büyük bir ameliyat olmadığını söyleyerek şifa temennilerini söyleyip vedalaştık.
Sonra ben yatak da beklerken bizim cerrahlar birbirlerine karşılıklı sessizce duruyorlardı. Hani ben de siz çok meraklısınız diye hazır fırsat şunları bir fotoğraflıyayım dedim. Ve o hallerimi fotoğrafladım. Ve işte bu yazıda asıl anlatmak istediğimi aslında o fotoğraf anlatıyordu. İki cerrahın büyük kararsızlık içine düştüklerini ve tavır değişikliklerinin başlangıcına neden olan anları.
Kendi aralarında konuştular. Öteye gitti konuştular. Bana sağlıkçılar ameliyat öncesi duş alsanız dediler. Malzemeleri getirdiler.
Böylece belli bir zaman geçti. Sonra bana ısrarla en azından o akşam refakatçi olmak isteyen genç Senegalli dostum geldi. Kendisi meşhur Paris Tıp Akedemisinde önemli tıbbi cihazlar geliştiren bir bölümde doçent olarak çalışıyor. O da cerrahlara durumu sordu. Sonra beni anlattı. Journalist ve écrivan olduğumu söyledi. Ben en son lazerci kadından tepki aldım diye bunların para etmediği düşüncesiyle yazıp çizdiğimi söylememiştim. İşte dananın kuyruğu ondan sonra koptu diyebilirim. Cerrahlar Senegalli dostuma ameliyatı bu akşam yapmayabileceklerini, diğer hastanede endoskopinin mideyi temizlemeden yapıldığını bir de kendilerinin yapmalarının daha sağlıklı olacaklarını söylediler.
Ve en iyisi bu durumu tecrübeli bir uzmanımıza danışalım dedikten gittiler…
Sonra da ameliyat ertelendi haberi geldi.
Ohh bonne Sante!.

AMELIYAT OLMADIM
Velhasıl o akşam ameliyat olmadım, narkoz yemedim.
Herkes ds çıktı gitti. Senegalli dostumla odamda başbaşa kaldık. Sağlık durumumu değerlendirdik. Hala tam olarak şiddetli karın ağrılarıma neden olan problemin tam olarak teşhis edilememesi canımı sıkıyordu. İltihap olabilir, tümör olabilir, delinme olabilir dendi ama. Çağın bütün teknolojilerine girip çıktığım halde hala şu nedenle bu ağrıların var denemedi. Tam karar verdiler sağolsun onu da bizim İstanbul’daki doktor dostum bozdu :)..
Bu arada kaç gündür de yemek yemiyorum. Serumla besleniyorum.
En son İsveç’te bulunan Psikiyatrist arkadaş aradı. Durumumu danışavağım en uygun kişinin bana adını ve telefonunu verdi. Tıp dekanlığı yapmış cerrahi Prpfesör bir dost idi. Tüm detaylarını anlattığım serüvenim üzerine bir dakika dedi. Hiç mide delik olursa endeskopi yapılabilir mi dedi. Böyle bir şey mümkün değil dedi.
-Je ne comprends rien!…
(Ben bu işten hiçbir şey anlamadım!)
Ve sonraki gün Profesör dostumun söylediği gibi ne endeskopi yapıldı ne de ameliyattan bahseden oldu.

Ve en son teşhis midenin hemen çıkışı 12 parmağın başlangıç kısmında küçük bir delik açılmış olmasıymış.
Tıp profesörün söylediğine göre buranın hasar almasının nedeni stres ve üzüntü dedi. Gam meğerse insanın nerelerine bile zarar veriyormuş.
Bu nokta karaciğer, pankreas, safra, kalın bağırsak ve midenin kavşak noktası. Ortaya çıkan enfeksiyonun hepsini sarma riski var. Pankreasa bulaşmış hatta. Bağırsaklar ikinci beyin denmesinin hakkını vererek otomatik olarak tüm çalışmasını durdurmuş. Yani ben de bu paydosu bana haber etmedikleri için iki gün boyunca yemeye devam ettim. Sonrası şiddetli karın ağrısı.
Zira bu hasarlı yer sinirsel yoğunluğa sahip bir yer imiş. Bu yüzden bana kabir azabıvarï bir acı yaşattı.
Şu an 7. Günümü geçirdiğim hastane serüveninde aralıksız verilen antibiyotik ve serum ile şu anda şükür daha iyiyim. Ağrılarım azaldı. Tek sıkıntım yemek ve içerecek yasağı. Nefsime bu mahrumiyeti onca yediğine say diyorum ama yeni nesil çocuklar gibi gel de ona mantıklı laf anlatasın. Bu aralar en çok Çağlayan görüntüleri izliyorum. Ağzım açık olarak :).
Ve gelelim asıl meseleye. Yani az daha gereksiz üç göbek deliğine daha sahip olacağım olaya. Tamam 4 uğurlu rakamım ama postu deldirdikten sonra gelecek talihi ne yapayım 🙂

DUALARIN FAYDASINI GÖRDÜM
Öncelikle benim için edilen duaların somut, reel karşılığını gördüm. Binlerce km. ötelerden insanlar dualar ettiklerini ilettiler. Kur:anlar, Tevriciyeler, cevşenler. Hele İstanbul’daki Suriyeli kardeş ailemin reisi olan dostumun hisli Arapça duası dinlerken dahi beni derinden etkiledi. Evet son dakikada istanbul’dan gelen bu telefon bu duaların kabul olmuş bir göstergesiydi. Aman ne var bunda. Birkaç küçük delik açılacakmış en fazla denebilir. Hadi vücut kimyasını çok etkileyen narkozdan kurtulmuşsun denebilir.
Tamam eyvallah. Ama kastettiğim duaların kabul edildiğine dair zahire çıkan olaya şahit oldum. Kimbilebilir bilemediğimiz bana daha ne zor gelecek ilahi takdirler de değişti.
La faile illallah
Allah’tan başla fail yok!..
Gelelim meselenin diğer tarafına.
GARİBAN İNSANLARIN ACINASI HALİ
Paris gibi Avrupa’nın bir çok büyük şehri dünyanın en gariban, sefil insanlarının yığıldığı yerler halini aldı. Her ülkede acı çeken, aç kalan, dikiş tutturamayanların kurtuluş gördüğü buralara gelebilmek. Banliyöler tıkış tıkış insanlarla dolu. Bu durum bu ilke insanlarını da çok etkiliyor. Türkiye’ye bir anda doluşan Suriyeli nüfustan ve bu durumun yol açtığı toplumsal sorunlardan dolayı bir nebze buraların halini anlayabilir yurdumun insanı. Ama bilinki Avrupalılar bu halin çol ötesini uzun süredir yaşıyorlar. Entegre çalışmaları diyorlar, adaptasyon projeleri diyorlar ama bir türlü çözüm bulamıyorlar. Devletin her kurumunda her ırktan ve renkten insan görev alıyor. Bu hastanedeki gibi. Diğer sahalarda olduğu gibi hastane görevlileri de ister istemez bir usanç yaşıyorlar. Ve hassasiyet, ve erdem gibi davranışlar epey yıpranmış Durumda. Hadi ben az daha genç cerrahlara canlı deney olacaktım kılpayı yırttım. Ama derdini iletemeyecek, hesap soramayacak, sorulası hataların dahi olduğundan habersiz bir sürü gariban insan yaşıyor buralarda. Tüm bu yaşadığıma alakalı Doktor arkadaşımla haptığım istişareden çıkardığım şu. Bir yanlışlık durumunda bunun üzerine gidebileceğim bir çevremin varlığından haberleri olması üzerine bana daha hassas davranmak zorunda kaldılar.
Belki de kusur bu cerrahları değil yanlış teşhisi koyanların. Hem İyi çocuklara benziyorlardı keratalar. Belkide bıktılar bitmeyen hatalardan bilemiyorum.
Ama şu ortaya çıktı ki delik mideye endoskopi yapılamayacağını bilmeleri gerekirken az daha diğer hastaneden gelen çelişkili bilgiyle ameliyat yapacaklardı.
Neyse çok uzattım. Belki de sıktım. Bilmem bu hikayenin sonuna kadara gelecek kimse de var mı ki ben de yazmaya devam ediyorum. Bu kadar yeter.
Sadece şunu ekliyeyim;
Sosyal devlet olması hasebiyle sağlık harcamalarına sınırsız para aktarılması müthiş bir hadise olsa da hastanelerdeki işleyişlerde çok sorunlar var. Bunu yaşadıklarınla birlikte burada yaşayan dostlarımın anlattığı genel tecrübeler üzerine söylüyorum.
Buraya göre daha sakin olan İlk hastanedeki olumlu düşüncelerimin bir çoğu, son teknoloji aletlerle donanımlı olmasına rağmen bu büyük hastanede değiştiğini itiraf edeyim. Diğer olumsuz detaylardan bahsetmiyeyim.
Selam ve hürmetlerimle.
(bu yazı biri tarihi biri de Din-bilim ilişkisi üzerine iki makale hazırlığı arasındaki teneffüs vaktinde kaleme aldım. Benim için dinlenme yazısı idi. Yoksa ilmi pek bir kıymeti yok elbet :))

HASTANE GÜNLÜĞÜM 1

HASTANE GÜNLÜKLERİ 1
Paris sokaklarında gördüğüm popülasyon çeşitliliği bir devlet hastanesinde daha ilgi çekici duruyor . Şu an itibariyle 2 gün kaldığım hastanede dünya milletlerin 4’te 1’ini gördüm desem abartı olmaz. Renk renk sağlık çalışanları. Bunun yanı sıra siyahlar kendi aralarında başka başka ırklar, beyazlar öyle, çekik gözlü sarılar da öyle.
Ekseriyeti benim ancak ülkemizde özel hastanelerde gördüğüm hastalara tebessümlerini eksik etmiyorlar.
Hastaların ilaçlardan daha çok sıcak ilgi ve gülümsemeye ihtiyacı olduğuna dair profesyonel eğitimden geçmişler belli ki. Gece vakti şiddetli karın ağrısıyla beni hastaneye götüren Azeri arkadaşımla birlikte tüm milletlerle olan yakın temasım başlamış oldu. İlk sarışın bir hemşire kan alırken acıdan rüku halinde olduğumdan dolayı tavırlarını pek gözlemleme imkanı yakalayamadım. Ama sonrasında bekleme salonunda iken ispanyol orijinli bir hemşire bizi almaya geldi. Yana koyduğum paltomun benim olduğumu öğrenince eline aldı. Arkadaşım beni tekerlekli arabayla götürürken yol boyu paltomu taşıdı. Baştan sona tebessümün eksik etmedi. Sürekli moral verdi. Özellikle iğne yaparken. Aynı şekilde esmer Moroccon hemşire de öyle. Morocco neresi bilirsiniz değil mi.?
“Tabiki Fas”, dersiniz. Ama bilmeyenler de var. Hatta bu konuda size yaşanmış acayip bir vaka anlatayım. Fas kralının kardeşi, kralın oğlu reşid olmadığından o günlerde tahtın veliahtı, Amerika’da okuduğu üniversitede bir Türk kızını beğenmiş. Evlilik teklifinde bulunmuş. Tabi Anadolu gelenekselliği; kız güvendiği birisi ile yakınlarına bu durumu iletmiş. Yakınları “kralın kardeşi” sözüyle çok heyecanlamışlar ama “Morocco Kralı’nın kardeşi” denince sevinçleri kursaklarında kalmış. Çünkü Morocco’ you bir Afrika kabile ülkesi zannetmişler. Bunu bir arkadaşım bizzat bu teklifin reddedilmesi de etkili olan kızın yakınından dinlemiş. Ah ah ne bilim bizim kıza talip olan Morocolu’nun aslında Faslı olduğunu. 🙂

Velhasıl hastaneye devam.
Onca erkek ve kız hemşireden sonra nihayet bir doktor geldi. Çekik gözlü kısa boylu bir kadındı. Japon mu, Çinli mi, koreli mi anlayamadım. Ama sanki Brujli’nin torunlarından bir torundu. Göğsümü steteskop ile dinlerken istem dışı yutkundum. Belki daha farklı birşey yaptım. 😉 Yoğun ilaçların etkisi tabi. Bunun üzerine kulaklıklarını çıkartıp beni fırçaladı, ben de arkadaşa sanki düz bir cümle söylüyormuş gibi, “ne diyor acaba bir sor” diyince bu sefer “bakmam ha!” gibisinden işaret parmağıyla uyardı. Daha doğrusu ben o anlamı çıkardım. Herhalde eşine kızgın olarak yeni başlamıştı gece mesaisine. Bilirim 🙂
Evet bu olumsuzluk istisnaydı diyelim veya Dr.ların kaprisi her yerde aynıymış diyeyim. 🙂 istisnalar başımızın tacı tabi.
Sonrasında uzun tetkik maratonu başladı Haydarpaşa numune binasını birbirine bağlayan uzunlamasına koridorlar gibi birinden öbürüne tetkiklere girdim, çıktım. röntgen,ulttason scanner, tomografi vs. Azeri dostuma saolsun gece gece hiç gına gelmedi.
Bu arada Moroccon, Cezayirli, Tunuslu, İspanyol, Kango, Senegal,Togo, Hind, Gabon, Latin ülkelerinden, Doğu Avrupalı, Lübnanlı, Suriyeli gibi şu anda unuttuklarımla birlikte bir çok milletten sağlık çalışanıyla tanıştım. ha bi de az da olsa Frankler vardı. 🙂

Yatış kararı çıkınca epey yorulan arkadaşı gönderdim. Gece 03.30 olmuştu. Sıcak ilgiyi görünce hastanede yalnız kalmaktan çekinmedim doğrusu.
Yalnız kalmak hele kendini aciz hissettiğin zamanlarda iç dünyana yönelmen için bir fırsat sunuyor.
İnsanoğlunun gerçek mutluluğuna mani olan hatalarının başında “ene” paslı kilidi değil mi? Acılar içerisinde, dört duvar arasında tıkalı kaldığında, kolun-kanadın kırıldığında gafletten sıyrılmak imkanı bulabiliyorsun.
Bol bol istirahatin yanı sıra bol tefekkürle geçirdiğim vakitlerdi. Dünyevi ceddelleşmeler de nimetler gibi ileride bekleyen gerçeklere karşı gaflete sokmakta insanoğlunu. İsteği verilmediği için zar zar ağlayan, başkaca ilgi çeken şeyler sunulmakla biraz önce ne diye ağladığını unutan çocuklar gibiyiz. Ne ölüm öldürüldü, ne kabir kapısı kapandı. Öyle bir Paradoks ki; yaş ilerleyip o değişmez hükme yaklaştıkça, hırs, kızgınlık, intikam gibi duygusallıklarla gaflet koyulaşmış. Bunları kendime diyorum elbet…
Velhasıl 1 saat periyotlarla gelen birleşmiş milletler üyesi 🙂 sağlık çalışanları ne uykumda ne de tefekürümde tam manasıyla başbaşa bırakmadılar beni. Tabi şu sosyal medya takıntısı da bozuyor meramı.
Bir zaman Merkez Efendi Hz.lerinin, yerin 5-6 m. altındaki ibadetlerini yaptığı çilehehaneye, tam hatırlamıyorum orta 3 veya lise öğrencileri olacak, onları götürmüştüm. Çocuklara ruhu geliştiren adeta bir bady salonu olan erbaine girmek nedir, riyazet nedir, yalnızlıkla ancak girilebilir kapılar nedir bilgilerini anlattım. Sonra onlara sordum hanginiz burada tek başına kendi tercihiyle en az 40 gün kalabilir diye. Kız öğrencilerden biri:
“hocam internet olursa ben 2-3 ay bile kalırım” demişti. Af ya Rabbi! Ne diyebilirdim diğerlerinin kahkahalarla katıldığı bu sözün üzerine…

Rahatsızlığımdan dolayı namazlarımı ancak yatak da eda edebiliyorum. Duyguların duru iken namazı aslî anlamına daha yakın bir halde yaşıyorsun. Ama burada da eski benzer ahvalime kıyasla bir zedelenme yaşamış ruhum. Eskiden benzer durumlarda Hissettiklerimi bu sefer duyamadım.
İç dışa çevrilse veyahut şu girip çıktığım aletler gibi iç manevi hastalıklarımızı ölçen cihazlar icat edilse de gerçek halimizi bir görebilseydik keşke…

4 gündür yediklerim müshil ilaçlarına rağmen malesef çıkış problemi yaşıyor diye hastaneye başvurdum. Tabi dediğim gibi şiddetli karın ağrısı ile.
Pankreasta iltihaplanma gibi bir teşhis kondu. Ama aralıksız serum ile birlikte antibiyotik ve ağrı kesici vermelerine rağmen ağrılarım kısa aralıklarla tekrar şiddetlendi. İnsanoğlu kendi vücudunu başkalarından iyi bilmeli. Ben sortie problemim olduğumu söylediğim halde bu konuda bir şey yapmadılar ve hatta yemek bile verdiler ben de vardır bir bildikleri diyerek yedim.
Yemeklerin helal olan ve böylece salata, patates haşlama gibi hafif yemekleri yememe rağmen karın ağrım şiddetlendi. Ben de bunun üzerine gelen siyaha, beyaza, sarıya, yeşile- yok bu ara yeşil sadece ben gözüküyorum- her geldiklerinde yarım yamalak Fransızcamla ve bir de avec Google translationla derdimi anlatabildim. Böylece ancak bu konuda adım artırabildim.
Sonra sans endoskopi yapacağız dendi.
ah ah o pis mide mi görebilmek için neredeyse boğuluyordum. Endoscopi denen o ağzımdan mideye uzatılan hortum ne berbat bir şeymiş. Burnumdan az nefes alabildiğim için görevlinin kolunu, bacağını yeter anlamında sıkmama rağmen arkadan cüsseli bir kol beni engelledi. Bu arada ilk defa midemi de görmüş oldum. Kapodakyadaki mağaralara benzettim doğrusu 🙂
Mideden bir parça aldıktan sonra işlem bitti. Tabi ben de.
Endoscopiden sonrada başka bir hastaneye kalın bağırsakların durumunu görmeye ambulansla beni götürdüler. Şişmanca sempatik görünümlü siyahînin altın küpelerine takıldım. Très bien dedim. Tşk etti. Bu kadar 🙂
Sonra benden once sedye veya tekerlekli sandalyede bekleyen 4-5 hasta var iken bu yazıyı yazmaya karar verdim zira yanıma ne kitap almıştım ne de kitap okuma cihazı kindlemi.
Sürekli telefonla mesguliyetimden mi bilemiyorum yaşlı sarışın röntgen laboratuvarı bayan yazının başında hastane çalışanları hakkında yazdığım olumlu ifadeleri pişman ettiren tavırlarda bulundu. Kolumdaki serumu dahi öyle bir çekiştirdiki anlatamam. Bak ben écrivanım, yazarım ha tarzı ifade mi biz ne editörler gördük gibisinden cevap verdi. Çünkü elini sallarken editör dediği için bu manayı çıkardım. Sonra bağırsaklarımı inceleyen lazerli makinanın içine beni soktu. İçinde uzun uzun tutunca aha bu kadın beni kanser yapmak için makinada tost etti diye düşündüm. İyice bunalınca Bir iki parmak çıtlandım. Hemen bulunduğu kabinden çıkıp “ nasılsın Mösyö? “diyince yumuşama doğrusu . Ama yaşlı kadın yumuşamadı hiç. Hadi çekik gözlü doktor gibi bunun da davranışlarının nedenini tahmin edeyim. Bunun diğerinin tersi olarak sebebi hiç evlenmemiş gibi görünüyordu. 🙂 Bana tüm sıkıntısı ondan dolayı gibi geldi.
Ne de olsa şark çocuğuyuz. Yani bol müşterisi olan komplo teorisi coğrafyasından.
Neyse ama sağlam çıktım oradan şükür.
Koridorda tekerlekli sandalyede biraz bekledikten Sonra hastanenin ambulans ekibi geldi. Şoför Latin Amerika siyahîlerinden, yardımcısı ise uzun sarımtırak biri idi. baktım yakasında “..iç” ile biten bir soy isme sahip.
” Es-tu Balkan?” dedim. “Non!” dedi. Ama siyahî şöför “Oui Oui yani evet dedi. Bunun üzerine bu da Aa “balkon” dedi. akabinde de Sırbian! demez mi!?.
Ooo eskiden olsa korkardım şimdi sizinle yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor be dedim.
Ama tüm bu olumlu yaklaşımıma rağmen beni tekerlekli sedye ile taşırken sedyeyi bir plastik bariyere çarptırdı. Kolumda serumla fena hopladım. Adamların boyları uzun aşağıdaki küçük şeyleri göremiyorlar. Artık bizim millette aynı etten yiyince biz de bunlar gibi boylanır poslanırız artık kim bilir? 🙂
….
Latifeler bir yana dualarınızı bekliyorum. Şu an ambulansta Sırp görevliyle birlikte iken yazıyorum bu son sözlerimi.
Sağlıcakla kalın. Hakkınızı da helal ediniz.

Paris’te gezip gördüklerim – 2

(Saint Germen Bulvarı)
Bugün epeydir aklımda olan şeyi artık yapayım dedim;
Paris görmüş Türk münevverlerin eserlerinde sıkça bahsettiği üç km. uzunluğa sahip Saint Germain Bulvarını bir uçtan bir uca gezmek.
İstanbul’u Anadolu ve Rumeli kıyıları olarak ayıran Boğaziçi gibi, Paris’in de Seine Nehrinin sağ ve sol olarak isimlendirilen iki kıyısı bulunmakta.
Şehrin sol yakasında, Paris’te rönesans aydınlanmasının tohumlarının atıldığı, beş-on asırlık üniversiteler ve meşhur kolejler yer alıyor. İşte Saint Germain Bulvarı da şehrin bu tarafında bulunuyor. Sahil yolunun bir üst paralelinde uzanan bu geniş yol, geçmişten günümüze zengin birikimiyle dünyada iyi bilinen caddelerden biri. Paris’i uluslararası arenada temsil eden futbol kulübü de ismini bu bulvardan alıyor.
Paris Saint Germen Bulvarı. Yıl 1880
150 yıllık geçmişi olan Saint Germain Bulvarındaki birçok kafe ve restoran; Türkiye’de magazin âleminin takıldığı mekânların aksine, ünlü düşünürlerle birlikte anılıyor. Buradaki kafeler adeta yazarların birer çalışma odası halini almış. Nice filozof dünyaca meşhur kitaplarını, bu bulvarın özellikle orta ve batı kısımlarında yer alan kafelerde yazmışlar. Ama geziye bulvarın doğusundan başladığım için buraları daha sonra anlatacağım. Çünkü Saint Germen Caddesinin doğu ucuna yakın bir metro istasyonunda inmiştim.
Bu durak sadece Fransa’nın değil dünyanın da en iyi teknik üniversitelerinden biri kabul edilen Pierre ve Mary Curie Teknik Üniversitesinin önünde idi. Okulun çıkış kapısının hemen karşısında şehrin diğer kısımlarına göre pizzayı en az yarı fiyatına satan, sahibi Arap olan bir pizza dükkânı var. Öğrencilere hitap eden bu pizzacının tabelası Türkiye’deki bir milyoncu dükkânları gibi fiyatta iddialı bir isim taşıyor. “Five Pizza” yani pizzalar 5 Euro. “Ucuz yemek istiyorsan öğrenci mekânlarına, bol ve lezzetli yemek istiyorsan esnaf lokantasına gideceksin” özlü sözüne kulak vererek daha önce buraya yolumu düşürmüştüm.  Pizzanın tüm dünya çocuklarının sevdiği ortak bir yiyecek olduğunu burada görüyorsunuz. Uzun masada Çinli, Vietnamlı, Malezyalı, Brezilyalı, Senagalli, Meksikalı,Kırgız, Avustralyalı,Tunuslu, Suriyeli ve Avrupalı gençlerle birlikte Pizza yiyorsunuz.
“Pierre ve Marie Curie Teknik Üniversitesi”
Adını bilim insanı iki kardeşten alan Sorbonne üniversitesinin bir yan kolu olan “pierre et marie curie university”, 32 bin öğrencisi bulunan devasa büyüklükte bir okul. Mühendisliğe yakışır bir tarzda koca koca binaları inceden çelik sütunlar ayakta tutuyor.
Okulun önünden ağır ağır yol alırken havsalam da doğu batı arası seyahat ediyor. Dualar mırıldanıyorum;
“Allah’ım!, Doğu Dünyası’nı, zilletine neden olan cahillik çukurundan, çıkarma niyetiyle kurulan ilim yuvalarını dirilt ve muhafaza eyle” diye. Ayrıca Pierre ve Mary kardeşlere gıpta ederek, ikizlerim Hikmet ile Nimet’in de herkese faydası olan böylesine semereli ilmî bir hayatları olsun diye temennide bulundum.


 Pierre- Mary Curie Kardeşler
Sorbonne Üniversitesi’nin bünyesinde “Pierre ve Marie Curie Teknik Üniversitesi”’nin de bulunduğu bir şubesinin Abu Dabi’de açılmış olduğunu da ilave edeyim. Zengin Arap Körfezi yönetimlerinde dikkat çekici bir değişimin olduğu, geleceğe yönelik yatırımlarından açıkça fark ediliyor. Bu gelişimin en büyük etkeni de, yeni iktidar sahiplerinin, babalarının aksine iyi eğitimli olmaları. Çünkü yeni nesil, çoğunlukla Batı üniversitelerinde eğitim görmüşler.
İçlerinde, zengin olmanın ukdesi kalmış olanlar, parayı bulmayla yaşadıkları, “sonradan görme” psikolojileri, zenginlik içinde doğmuş çocukları ve özellikle torunlarında ancak izale ediliyor. Yani sonradan zenginlerin çocukları servetlerinden dolayı yaklaşımları daha akîl ve oturaklı oluyor. Ispanya sahillerinde bir seferde yarım milyar dolar, tatillere para harcayan petrol zenginlerinin çocukları, bugün en iyi okulların ülkelerinde açılmasına ön ayak olurken, ülkelerini de dünya finans merkezleri haline getirmeye çabalıyor.
Curie Kardeşler Üniversitesi’nin batı köşesinde mühendislik öğrencileri için dizayn edilmiş ve fen alanında zengin bir kitap literatürüne sahip harika bir kütüphane bulunuyor. Bu kütüphane boyunca uzanan yolda yürürken, masalarında çalışmalarına yoğunlaşmış öğrencileri gözlemledim.


Pierre ve Marie Curie Universitesi
Artık fen ilimlerinin ortaya sunduğu hizmetleri ırk, din, renk ayırt etmeden tüm insanlığın faydalandığı bir zamanda, burada bulunan geleceğin mühendisleri de her renkten, ırktan ve dinden. Uçağa bakarak “Nev’imle iftihar ediyorum” diyen Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, bilim adına her gelişmeden, alt kimliklere takılmadan insan olma kimliğiyle iftihar etmek ne kadar da ulvi bir düşünce.
 “Arap Dünyası Enstitüsü”
Okulun kütüphanesini geçer geçmez Saint Germain Bulvarı’nın doğu ucuna vardım. Ama beklemediğim bir sürprizle de karşılaşmış oldum.
“Institut du monde arabe” yani Arap Dünyası Enstitüsü binası. Avrupa aydınlanmasının en önemli adreslerinden biri olan bu mahallede, Arap ismi taşıyan bir kurumun varlığı gerçekten hayret verici. Hem de Fransa’nın en itibarlı mühendislik okuluyla, Arap Dünyası’nın insanlığa ve bilime katkılarının anlatıldığı bu binanın iç içe olmasından derin bir mutluluk duydum.
Bahçesiyle birlikte 18 bin m2’lik büyük bir alanı kaplayan Arap Dünyası Enstitüsü ilginç bir bina. Mimarisi modernliğin yanı sıra oryantal unsurlar taşıyor. Binanın giriş kısmının pencereleri bizim kafes dediğimiz, Batı dünyasında ise “kıskançlık penceresi” olarak tanımlanan “moucharabiehs”. Yani Arapçası maşrabiya. İslam mimarisinin klasik geometrik şekillerine sahip bu pencerelerden 240 adet var. Her birinin tam ortasında fotoğraf makinalarındaki gibi güneş ışığına duyarlı olarak açılıp kapanan diyaframlar yer alıyor.
Dünya Mimarlık ödülü almış bu yapının kütüphanesinde Arap Dünyasına ait pek çok kitap bulunuyor. Burası fantastik üç okuma salonu ile muazzam bir kütüphane. Aynı zamanda Arap dünyasını en eski çağlardan günümüze kadar tanıtan, 2400 m2’lik alanda arkeoloji, sanat, el sanatları, etnografya, modern ve çağdaş sanat eserlerinin bulunduğu bir müze var.
Ayrıca bu enstitü Arap ve Batılı Doğubilimcilerinin konuşmalar yaptığı geniş bir oditoryuma sahip.
En üst katta ise menüsü otantik Arap ve Mağrip yemekleri olan “Nour” isminde bir restorant var. Yemeklerin fiyatları oldukça pahalı ama Seine Nehri, adalar ve nehrin etrafına yayılmış tarihi şehrin manzarasını görünce, “bu fiyata değermiş” diyorsunuz. Tabi paranız varsa. 🙂
Bizim kuşağın iyi bildiği Fransa’nın Sosyalist Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın 1987’de ‘Büyük Projeler’ adı altında yaptırdığı kentsel gelişim hamlelerinden biri bu kurum.
Arap Birliği ülkeleri, Arap Dünyası’nın Fransa’da temsil eksikliği düşüncesiyle bu kompleksin 230 milyon Euroluk masrafının önemli bir kısmını karşılamış. Fransa için maksat, ülkelerinde yaşayan yoğun Arap nüfusun elitsel gelişimi ve Arap Dünyasıyla ekonomik ilişkileri sağlamlaştırmak. Ne amaçla olursa olsun çok hayırlı bir hizmet.
Fransa’nın Geleceğinde Söz Sahibi Olacak Araplar
Frenk nüfusun git gide tükendiği Fransa’nın geleceğinde, siyahi kadrolarla birlikte Mağrip Araplarının büyük ağırlığı olacağı derin analizlere yer bırakmayacak kadar ortada. Şimdiden devletin birçok kademesinde olmakla birlikte, siyaset, sanat, basın, spor alanlarında Fas, Cezayir ve Tunusluların yoğunluğu epey dikkat çekici. Fransa’ya ve insanlarına maddi manevi yatırım yapanlar bu dinamiği göz ardı etmemeliler.
Özellikle Fransa’da yaşayan eğitimli 2. ve 3. nesil Mağriplilerin ekseriyeti Avrupaî yaşama adapte olup sekülerleşmişler. Bu durumu yadırgamadım doğrusu. Zira kökenlerinin bulunduğu topraklarda, dini anlayış ve yorumlamaların çağın sorunlarına evrensel çözümler sunamaması ve Batı’nın siyasi, bilimsel ve sosyal altyapısı karsısında İslam Dünyasının genel perişaniyetinden etkilenmişler. Ama bununla birlikte bu insanlar, Batılı insanın bir önceki yazımda konu edindiğim; inançsızlık buhranlarına ve hayatlarının son devresindeki acınası yalnızlıklarına şahitler. Beyaz Araplar denen bu eğitimli laik kitlenin; kalpleriyle birlikte akıllarına hitap edecek evrensel, barışçı ve uyumlu imanî anlayışa kapılarını ardına kadar açacaklarına inanıyorum. Çünkü bugünün Doğu halklarına has peşin hükümlerden ve yanlış dar ezberlerden arınmış olduklarını düşünüyorum. Ümitliyim bu insanlardan. Nihayetinde mayaları İslâm’ın öncülerinden olan bir milletin çocukları onlar.
Bu alanda kendilerini ispatlamış olan aksiyoner ariflerin, meramı iyi anlayabileceğini zannediyorum. Ezcümle, Türkiye’den sürgün vermiş bereketli dallarla nicedir ürün vermeyen ağaçlara meyve-i İmaniye aşısı gerekli gibi duruyor.
Kurumun avlusu diyebileceğimiz düz taş zeminde Arap coğrafyasına has bitkiler ve çiçeklerden geçici küçük bir bahçe var. Laleler, güller, zambaklar, geniş yapraklı bitkiler, palmiyegillerden ağaçların varlığı seyirlik de olsa çok latif bir ortam oluşturmuş. Gezdiğim, gördüğüm her bir Arap ülkesini anımsatan bahçeyi seyreyledikten sonra binaya girdim. Arap kökenli güvenlik görevlilerin, “Bonjour, Bienvenue”, Müslüman olduğunuzu anladıklarında ise “Marhaba” selamlarını verip güvenlik aramasını yapıyorlar. Bu kontrolü geçtikten sonra ilk olarak zemin katta bulunan kitap satış bölümüne uğradım.
 
Kitaplar, İstanbul
Ortadoğu ve Arap Yarımadasından Mağrip’e kadar uzanan bir coğrafyada, Arapların özellikle İslam Tarihinden modern döneme kadarki serüvenlerini konu edinen kitaplar ilgimi çekti.
Hem Doğulu hem de Batılı yazarların Arap Dünyasının sosyo kültürel, siyasi ve ekonomik durumlarını ele alan eserlerin çokluğu da dikkate değer. Fransa’da en çok ilgi duyulan Arap yazarlar, yolları Paris’ten geçen Amin Mauluf, Halil Cibran gibi Lübnanlı düşünürler. Batı’ya yerleşmiş olan Doğulu insanlara, özellikle Amin Maluf’un “Ölümcül Kimlikler” kitabını şiddetle tavsiye ediyorum. Bu kitaptan bir pasaj:
“ sağduyu sahibi insanlar geldikleri ülkenin ne bomboş bir sayfa, ne de kemale ermis bir sayfa olmadığını, yazılmaya devam etmekte olan bir sayfa olduğunu bilerek, açık bir anlaşma zeminine doğru ilerleyeceklerdir.
..gelinen ülkenin kültüründe herkesin katılması istenen asgari paket neleri kapsıyor ve neler meşru olarak tartışılabilir ya da reddedilebilir? Göçmenlerin geldiği ülkelerin kültürü için de aynı soru geçerli: Bu kültürün hangi bileşenleri değerli bir çeyiz gibi, yeni gelinen ülkeye taşınmaya değer ve hangileri -hangi alışkanlıklar? hangi uygulamalar?- “vestiyerde” bırakılmalıdır?”…
Anlayacağınız, insanların yaşadığı herşey ve her sorunu daha önce başkaları da yaşamış ve düşünürler tarafından tüm yönleriyle kitaplara aktarılıp çözüm yolları teklif edilmiştir. Ama işte uzun okuma yapmayanlar, yaşanılanları anlamlandırmada ve yeni yol haritaları çıkarmada zorlanıp polemiklerle meseleleri uzatıyorlar.
Kitapçıda Arapça, Fransızca ve İngilizce yazılmış eserlerin yanı sıra, Farsça mesnevileri görünce bir yetkiliye, “Türkçe kitap var mı?” diye sordum. O da hemen bir bayan yetkiliye seslendi. Yardımcı olmak için gelen bayan, Türkçe konuşmayı bilen Tebrizli bir İran vatandaşı imiş. Komşu ülke Türkiye’den olduğumdan mıdır bilemedim ama bir sorum için epey bir kitabı hallaç etti doğrusu. Uğraşısını görünce, ”sadece öylesine sordum” diyemedim. Ama Osmanlı bakiyesi eserlerin tanıtıldığı atlas boy, bol resimli kitaplar dâhil hiçbir Türkçe kitap yoktu.
Sürpriz ise Orhan Pamuk’un hatıralardaki ve kendi hatıralarındaki İstanbul’u anlattığı Fransızcaya çevrilmiş kitabıydı. On dakika boyunca, İstanbul hatıralarımı canlandıran bu kitabın sayfalarını hevesle çevirdim de çevirdim. Eski İstanbul ve Boğaziçi’nin birbirinden ilginç resimlerine ve fotoğraflarına bakan bir Fransız’ın, dersaadeti görmek için can atacağına eminim. Paris’in fotoğraf kataloglarını dahi gölgede bırakacak bir iç açıcılığı var İstanbul’un. Zaten şu sözü de burada duydum; “Paris’i insanlar yarattı, İstanbul’u ise Allah”. Tabi Allah’ın yarattığı güzellikleri çirkinleştiren de insandan başkası değil.
Parisli İranlılar
İranlı bayan Azeri kökenli imiş. Ailesi ile epeydir Fransa’da yaşıyorlarmış. Ama küçük yaşta ayrıldığı Tebriz’i çok sevdiğini ve medeniyetlerin beşiği olan şehirlerden biri olduğunu söyledi. Zira bugün İstanbul’unun ufuklarını kaplayan devasa Osmanlı camilerinin mimarisinde ve çini sanatında gözle görülür Tebriz etkisi vardır.
Paris’te, Humeyni döneminden bugüne kadar molla rejiminden kaçarak buralara sığınan pek çok İranlı aile var.
Bugün Amerika başta olmak üzere Batı’nın birçok ülkesi, diğer doğu ülkelerinde olduğu gibi, İran’ın nitelikli beyinlerini de bünyesinde barındırıyor. Son dönemde bu trende Türkler de eklendi.
Velhasıl kişisel çıkarlarını ve önceliklerini hamasi söylemlerle örten, niteliksiz kadrolardan müteşekkil baskıcı hükümetler; yer altı ve üstü zenginliklerini berhava ederken, ülkeleri adına iyi işler yapabilecek insanları da vatanlarından kaçırıyorlar. Ama zeki ve donanımlı evladlarını Batıya kaptıran bu zevata ve kandırdıklarına sorarsanız; “Gelecek kendilerinin Batı ise tükeniyor” cevabını alırsınız.
“Analarımız yasımızı tutsun!” Bugün hep Araplardan söz ettik ya onların sözüyle de hayıflanmış olduk.
1988’de İran’da 30 bin siyasi tutsağın katledilmesinin yıl dönümünde anma törenleri-PARİS
Ekseriyeti seküler kimlikli, hatta ateist olan İranlılarla Paris’te hem karşılaştım hem de burada bulunan arkadaşlardan ilginç hikâyelerini dinledim.  İran’ın, Şii molla rejiminin kurucusu olan Humeyni’nin yaşadığı Paris’te, bu sefer bu rejimin en keskin elit muhalifleri ikamet etmekteler. Paris’in birçok meydanı ve caddesinde, İran’da yaşanan insan haklarına aykırı uygulamaların anlatıldığı fotoğraf sergilerine rastlarsınız. Kendi insanlarını mutlu edemediği halde Ortadoğu’da yayılmacı bir politika yürüten Iran`daki molla rejiminin, çok da uzun ömürlü olmadığını burada bile tahmin edebiliyorsunuz.
Farkındayım bu yazının konusu bizi Paris’ten alıp Ortadoğu’ya sık sık götürdü ama gördüğünüz üzere Arap ve Batı Dünyası arasındaki uzaklık sadece haritalarda kaldı. Yarını belirleyecek bir etkileşim yoğun bir şekilde yaşanıyor.
Arap Dünyası Enstitüsünde epey bir vakit geçirdikten sonra Saint Germain’de yürümeye başladım. Bu bulvarda trafik tek yönlü akıyor, batıdan doğuya doğru. Yani trafiğin tersine doğru yol alıyordum.

Paris’te gezip gördüklerim – 1

Paris…

Ülkemizin ilim, sanat, edebiyat, siyaset ve medya alanlarında tanınmış birçok ismin yolunun düştüğü, yaşadığı ve hatıralarını kaleme aldığı şehir.
Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Ahmet Haşim,Cahit Sıtkı Tarancı,Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Atilla İlhan, Melih Cevdet Anday ve daha nicesi. Herbiri ömrünün bir diliminde Paris’te bulunmuşlar.
Kimisi ülkenin gelecek vadeden bir genç talebesi olarak devlet tarafından gönderilmiş, bir kısmı dönemin siyasi iradesiyle sorunları olduğu için Paris’e kaçarak gelmişlerdir. İdeolojileri ve fikirlerinden dolayı Paris’e adeta sürgün gelmiş olanlar, ülkelerinde siyasi otoritelerin değişimiyle ülkelerine dönmüşlerdir.
Ziya Paşa gibi zamanın Osmanlı hükümetiyle arası bozuk olduğu için ülkeyi terk etmek zorunda kalan ama sonrasındaki hükümetlerde devletin yüksek makamlarında görev alanlar da az değildir. Benzer örnekler Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde de olmuştur. Anlayacağınız bu isimlerin bir kısmı devletle daha doğrusu yöneticilerle sorunları hep dönemsel olmuş, kimisi sonraki dönemlerde devletin temsilcileri olmuşlardır.
Türkiye’nin Kültürel, Sosyal, Siyasi Mayasında Paris’in Etkisi
Günümüz Türkiyesinin siyasi, sosyal ve kültürel oluşumunun temellerinde Paris’te bulunmuş isimlerin etkisi yadsınamaz.  Her biri Paris yaşamlarından kalan hatıraları kaleme almış, kitaplar ve şiirler yazmışlardır. Ve bu eserlerle ülkelerinde büyük tesirler uyandırmışlardır.
Her şehir gibi Paris’te geçmis zamanlara göre çok şey değişti. Ama Paris’in değişimi diğer şehirlerdeki gibi fiziksel yapısından çok sosyal ve nüfus anlamında oldu. Yoksa Paris’in eski şehir kısmı, 150 yıldır bir kaç yeni bina dışında hemen hemen hiç değişmemiştir. 150 yıl önce bu şehrin merkezinde yürüyen aydınlarımız ne gördüyse bugün ben de aynı binaları, sokakları, parkları hatta aynı isimli kafeleri görüyorum. Bu yönüyle bu şehirde dolaşmak çok keyifli. Zira Türk Edebiyatında geçen Paris yerli yerinde durmakta. Velhasıl 500 yıllık geçmişi silinmiş hatta çocukluk dönemimizin dahi epey bir değişmiş İstanbul’u değil Paris.
Özellikle 19. yy Paris’iyle göze çarpan farklılık İnsan popülasyonun çeşitliliği.  Paris artık Fransızların şehri olmaktan çıkmış, her renk ve inançtan tüm Dünya milletlerinin şehri halini almış. Bir Namık Kemal’in Paris’te gördüğü Frank homojenliği yok bugün.  Bunun yanısıra Türk aydınlarımızın hiç akıllarına belki de gelmeyecek yoğun bir Türkiyeli bir nüfus barındırıyor burada. Bir zamanlar en seçkin talebeler, aydınlar ve zenginlerin geldiği bu meşhur kente 1960’larda Almanya’ya işçi gidenlerden arda kalan Anadolu’lu insanlarımız gelmiş.
 Paris’in uzak-yakın çevresindeki Türklerin yoğun yaşadığı mahalleler bir yana şehrin merkezinde bile bir getto havasında Türk ismini taşıyan bir mahalle var.
Fransa’da, Sefiller veyahut Balzac’ın ünlü romanlarında geçen fakir bir halk, adil olmayan zorba bir yönetim yok artık. Bugün sosyal devletin sağladığı her çeşit imkandan ayrım görmeden istifade eden bir halk var. Dünün burjuva, sömürgeci veya Jakoben dedeleri mezardan kalksa şoka girecekleri bir Paris’le karşılaşacakları şüphesiz. Bu Frank dedeler, kendi insanları içerisinde sınıflandırma, sömürme veya karşıtlık üzerine siyasetlerini bina ettikleri ülkenin, bugün tüm dünya halklarının yaşayıp istifade ettikleri bir yere dönüşmesi karşısında torunlarını fena halde haşlarlardı.
Gelelim meselenin bizi ilgilendiren kısmına. Kaderde Paris’te bu sefer bizlerin alacağı nefes varmış. Bilinmeyen bir zamana kadar bulunacağım Paris’ten sizlere bir günlük formatında izlenimlerimi ve tecrübelerimi aktarmayı düşünüyorum. Bu günlükte gezip gördüğüm, tanıdığım, karşılaştığım mekanlar, sokaklar ve insanlardan bahsedip, analizler yapmaya çalışacağım.
Bu yazılarımın ilkini devasa bir bulvar olan Richard-Lenoir’daki gördüklerim üzerinden yaptım. Buyrun.
PARİS GÜNLÜKLERİMDEN NOTLAR 1
Richard-Lenoir Bulvarı’nda
 
Bugün Paris’te Richard-Lenoir Bulvarı boyunca yürüdüm, oturdum, seyreyledim.
Adını Endüstriyel devrimin başladığı yıllarda Fransa’nın yüz akı olmuş, birbirlerini çok seven Normandiyalı iki tekstilci ortaktan almış bu bulvarı size bir kaç cümlede anlatmam mümkün değil elbet. Harika bir uyuma sahip gri çatılı binalar arasındaki bu yolun genişliği bir defa başlı başına bir olay. Tam altmış metre. Bu genişlik içerisinde her çeşit hareketli şey için yol bulunmakta. üçer şeritli gidiş dönüşlü iki caddede otomobil ve otobüsler yol alırken bu caddelerin ortasında bulunan yürüme ve koşma parkurlarında yayalar, işaretlerle belirtilen özel yollarında ise, bisikletliler, kay kaycılar, patenciler yol alıyorlar.
1870’lerde böyle düzenlenmiş bu şehir, Dünya 2500’lü yılları görürse o dönemin Parislilerin de işlerini görecek gibi.
İstanbul’un ise çarpık yapılaşmasının böyle gitmesi durumunda 2050’dekiler için yaşanmaz bir kent olacağında şüphe yok. Hatta mevcut haliyle bile. Bakmayın bugünün İstanbullusunun umarsızca yaşamasına. Biraz ilim irfandan nasibi olanların bunca betonlaşmadan ruhlarının nefes alması mümkün olur mu hiç? Şimdilik kalp, gönül, letafet arkalandığından insanca yaşamın önündeki sorunlar mesele edilmiyor sadece.
Nereden çıktı şimdi bu İstanbul sözünüzü duyar gibiyim. Sahip olamadığını başkalarında gördüğünde iç çekip eşine huysuzluk yapan kimi kadınlar gibi bir duygusallık işte.
Neden bizim şehrimiz böylesine bütüncül ele alınıp çocuklar, yaşılar, kadınlar, engelliler, tabiat-tarih-sanat severler için hayatlarını güzelleştirecek, işlerini kolaylaştıracak, bedenlerine-ruhlarına hitap edecek bir şekilde inşa edilmiyor? Sorun elbet yeni değil. Onlarca yıllık ihmaller ve suistimaller sözkonusu. Belki de geçmişin bütün bütün ihmalleri bugün şehrin üzerine inşa edilen en ufak şeyi gözlerde büyüttüğünden ideale doğru gerekli adımların görülmesi perdelenmekte.
Dört-beş yıl önce İstanbul’un imarıyla ilgi yetkili bir zata söylediklerim geldi aklıma.
-Sağolasınız, yeni bir çok şey kazandırdınız bu şehre. Ama bu baştan aşağıya çarpık görünüme sahip şehirde yapılması gereken milyonlarca işin yanında yaptıklarınız tek tük kalmıyor mu?
Neyse biz yine Paris’in sıradışı bulvarına geri dönelim. Bu arada geniş caddelerin bağlandığı ana buyuk yollarımızın ilhamı da, ismi de Paris’ten kaynaklandığını ekliyeyim. Paris’te bol bulunan “boulevard” yani Fransızca okunuşu olan bulvar’dan.
DEVASA BULVARIN ORTASINDAKİ PARKLAR
Devasa caddenin yarı genişliği yürüyüş parkuruna ayrılmış. Gidişli gelişli bulvarın orta kısmı olan bu parkur çimen, ağaçlar, oyun alanları, fiskiyeler ve sanatsal anıtlarla süslü. Bulvarın orta alanlarında belli zamanlar olsa gerek pazarlar kuruluyormuş. Sebze-meyveden tutun giysi ve antika eşyalara kadar. Ve tabii ki kitapçılar da şehir merkezindeki diğer pazarlardaki gibi burada bulunmakta.
Richard-Lenoir Bulvarı, Fransız Devrimi’nin sembol meydanı Bastille’den başlayıp St. Martin Kanalı’nın üstünden doğruca gidiyor. Yani 4.5 km’lik kanalın üçte birinin üstü kapatılarak bu bulvar oluşturulmuş. Böylece 1789’da başlayıp altmış yıl süren devrim, karşı devrim, çarşı devrimi derken Paris’in eski dar sokaklarında çarşı-pazar tezgahları ve fıçılar yığarak yapılan ihtilallerin ve bu nevi gürültülerin önü alınmış. Zira bu yeni bulvarın bir ucu Arsenal denen askeri bir mekana uzanmakta. Bakın yeni bir şey daha. Dünyayı, Avrupa’yı ve şehirleri futbol takımları üzerinden de olsa tanıma bahtiyarlığında bulunan yurdumun epeyce bir insanının ilgisini çekecek bir bilgi.
Arsenal Avrupa’da bilinen anlamıyla cephanelik demek. Yani Osmanlı’nın cebeci ocağının sorumlu olduğu ceb-hane.
Bu arada Osmanlı derken Osmanlıspor’u kastetmiyorum elbet. Ama sizlere şaka gibi gelecek;  tr uzantılı google’de Osmanlıspor’un, Osmanlı’dan daha fazla arandığını biliniz. İnanmayan hemen bakabilir. Evet ecdadyla pek de övünen milletimiz Osmanlı ismini taşıyan futbol kulübü hakkında bilgi almayı Osmanlı devletinden daha ilgi çekici bulmuş. Vesselam. masselame!…..
Tamam bulvar haberciliğinden yine bahsimiz olan bulvara geçeyim.
Bazen caddenin ortasındaki sıralı parkların içinden, bazen de parkın hemen dışındaki iki tarafı çınarla sıralanmış yaya yolundan yürüyorum. Paris’i 150 yıl önce adeta baştan sona yenileyen efsane vali Haussman, dalları gelişigüzel serpildiği için beğenmediğini söylese de arasından yürüdüğüm bu çınar ağaçları da onun icraatinin mirası. Yani arasından yürüdüğüm ağaçlar binalarla yaşıt. Hepsi 150 yaşlarındalar.
Her tarafta her renkten ve ırktan insan karşıma çıkıyor.
Paris’i ilk gördüğümde,  19. yy.da Galata Köprüsünün ortasında durup Osmanlı İstanbul’unun popülasyon çeşitliliğini şaşkınlıkla izleyen İtalyan seyyah Edmond De Amicis’in duygularını yaşamıştım.
Insanların ten renkleri ikimizin de şahit olduğu üzere tüm Dünya renklerini içerse de Amicis, enfes Galata Köprüsü tasvirinde, Osmanlı topraklarında yaşayan farklı milletlerin kendilerine has kıyafetlerini de uzun uzun anlatıyor. Bugünün çoğulcu yaşamının adresi olan Batı ülkelerinde her ne kadar serbestse de milletlere göre farklı bir kıyafet çeşitlemesi pek kalmadı. Az olan farklıca giysiler genellikle Müslüman Kadınların tesettürleri. Onların da ekseriyetinin ekserden farkı sadece baş örtüleri diyebiliriz. Çünkü kıyafetlerinin diğer kısımları tüm dünyada giyilen türden.
Farklı Olanlarla Birlikte Yaşam İslam Şehirlerinin Yitiği
 
Detaylar bir yana şunu hep söyleyeceğim, hatırlatacağım, haykıracağım;
Avrupa Kıtası farklı inanca sahip ve farklı ırklara ait insanların birlikte barış içerisinde yaşamlarına Müslümanların hakim olduğu Endülüs İspanyası’nda şahit oldu. Hem de Avrupa’da farklı Hristiyan mezheplere sahip olanların dahi boğazlandığı kanlı bir kıtanın bir kenarında.
Yakın geçmişe kadar, Osmanlı’nın dahil İslam Ülkelerinin şehirleri Müslümanın, Yahudinin, Hristiyanın ortak yaşam alanlarıydı. Osmanlı’yı, tüm gayri müslimleri düşman gören ve onlarla sürekli savaşmış kuru bilgisiyle; öven de, hümanistçe bir edayla söven de aynı yalan zeminde karşılıklı patinaj yapmaktalar.
Osmanlı’nın son dönemine kadar başkentinde dahi nüfusunun yarısına yakını Müslüman değildi. Ne paradoks ki Müslümanların başlarına geçen aşırı laik yöneticiler, gıpta ettikleri 19. yy. Paris’inin homojen nüfusuna benzetme yani tek millet hedefi için bin yılı aşkın olan bir geleneği yirminci yüzyılda peyderpey ortadan kaldırdılar. Ve ne trajikomik ki ilham alınan bugünün Paris’i başta olmak üzere Batı kentleri, eski İslam şehirleri gibi her milletin ortak yaşam alanları oldu. Bu işte medeniyetleri zenginleştiren ve güçlendiren mantelitedir.
Hem ekonomik hem de zulümlerden kaynaklı Ortaçağ’da Batı’dan Doğu’ya doğru insan akışı, bugün tersine akmakta. Gel de birileri hala kıyamet alameti olarak güneşin Batı’dan doğacağını gözetleyedursun. Güneş çoktan Batı’dan doğmuş. Sadece tepeye ulaşıp tam bir parlaklığı ulaşmamış diyeyim. İnşallah o kemalata da, hidayete de şahit oluruz bir gün. Bu konuyu daha sonra  ördüklerim üzerinden işlemeyi düşünüyorum.
Yerine modern bir opera binası yapılmış tarihi Bastille Hapishanesini arkama alarak bulvara giriş yaptım. Bu modern camekan bina 30 yıl evvel Mitterand liderliğindeki sosyalist hükümetin icraatı. Bu sosyalistlerin arası tarihle hiç düzelmedi.
Rengarenk Çiftler
Yolun karşı tarafından genç bir siyah baba ile bir sarışın anne el ele geliyor. Baba kucak beşiğinde melez bebeklerini taşıyor. Bu görüntü buralarda o kadar çok alalede ki.. Türkiye’de kendi gelin veya damatlarınızın siyahi olduğunu bir hayal edin. Hele siyahi torunlarınızı, yeğenlerinizi oyun parkına götürdüğünüzü.. Tabi biz öncelikle bizle aynı rengi ve dini paylaşan ötekilerle olan sorunlarımızı önce bir halledelim de.(!)
Tüm millet kombinazyomlarının çiftlerini yol boyunca ya yürürken ya da parklarda otururken temaşa eyledim  🙂 Çekik gözlü sarı bir kadın ile sarışın Avrupalı bir beyaz, Malay ırk bir melez erkek ile Latin bir kız, Mağripli bir delikanlı ile Slav bir hanım ve diğer farklı eşleşmeler. Evliler değiller tabi bilemiyorum. Zira burada miras hakkı dışında karı-koca yaşamı olan resmi erkek-kız arkadaş birlikteliği de var.
Ayrıca bir diğer taraftan, çokça karşıma çıkan anne-baba görünümlü Avrupalı çiftlerin yanlarında bulunan ama onlara hiç benzemeyen farklı renk veya çekik gözlere sahip bebeler, çocuklar var. Yani evlatlıklar. Bu durum o kadar yaygın ki Batı’da. Hadi bir şey demiyeyim, yetim peygamberin bu dünyaya ahiret için çalışmaya geldiğine inanan ümmetine. Bu durumun bizim coğrafya adına olabilirliğini gayri artık sizler kritik ediniz.
Köpekler Değil İnsanlar yalnız
 
Evet daha önce de söylediğim üzere Batı şehirlerinde yalnız kedi veya köpek göremezsiniz. Buralarda yalnız yaşayanlar sadece insanlar. Özellikle de yaşlılar. Ömrü ahirlerinde sevgi ve şefkat beklediği nazarlar tarafından terk edilmiş insanlar.
İki büklüm dâl şeklini almış bir çok ihtiyar gördüm bu bulvarın her bir parkında ve banklarında.
Batı insanının gençleri heves ve arzularından kaynaklı tasavvufça tabirle gafletten dolayı hep tekrarlana duran bu gerçeğe duyarsızlar. Orta yaştan itibaren bu coğrafyanın özellikle orjinine sahipler bir nevi depresyon hali yaşıyor gibiler. Giyiminden dolayı yüzünü görene kadar gencecik zannettiğin yaşlandığını kabul etmek istemeyen yaşlı kadınlara sık rastlarsınız.
Sokaklarda kendi kendine konuşan orta yaş üstü insanlara sık şahit oldum. Hastanelerde ötenazinin yani yasal intiharlar çoğalmış. Yalnız başlarına ölmek ve cenazelerinin günler sonrası bulunması çok olası buralarda. İnsan olma yönüyle ne hazin bir tablo. Yaşlılık dayanılması zor ömrün son merhalesi. Burada çok daha zor. Bu da büyük büyük bir boşluk oluşturuyor Batı’nın seküler hayatında.
İnsanoğlu, çok istediği şeylere sahip olanları mutlu zannediyor.
Bugün bulunduğum şu coğrafyada yaşayanlar, bizim coğrafya insanlarının içlerinde ukde kalmış çok şeye sahip olmuşlar. Zenginlik, güç, sosyal devlet, mükemmel şehir altyapıları, hukuk, bilim,eğitim, seyahat, bireysel özgürlük, eğlence, bohemilik gibi gibi..
Ama bunların hiçbiri geçici bir hayata sahip olan insanoğlunu tatmin edebilecek amaç olmayı haketmiyor. Hepsi araçsal. Bahsettiklerime sahip olmayanları, elbet bir gün sahip olabilme hayali ve mücadelesi, yaşama motive etmekte ama şunu onlara söylemeden de edemeyeceğim.
-Arzuladıklarınıza sahip olan yaşamları gözlemimle diyorum ki; “bir gün ulaşsam çok mutlu olacağım” dediğiniz tepeye vardığınızda korkarım ki hayal kırıklığı yaşayacaksınız. Mutlu olmak bir yana kahrınız artacak. Tatminsizlikle bu sefer başka tepelerin zirvelerinde bulunan, amaç zannettiğiniz araçları gözünüze kestirecek ve ömrünüzü araçlarda, yollarda heba edeceksiniz.
Hayat ve ölüm paradoksuna cevap veremeyen her şey birer oyundur, eğlencedir ve nihayetinde beyhudedir. Bunu sosyologlara değil gidin zamanında herşeye sahip olmuş bu coğrafyanın efkarlı yaşlılarına sorun..
PARKLAR
 
Yine yoldan çıktım. Tekrar gireyim o halde.
Paris betonermelerden, gürültülü caddelerden bunaldığınız da hemen kendinizi bir parka atıp zihninize teneffüs aldırabileceğiniz kolaylıklar sizlere sunuyor. Her mahalle ve semtte irili ufaklı yemyeşil parklar var bu şehirde. Burada ise koca caddenin ortası boyunca.
Küçük parkların en güzel taraflarından biri köpek ile girmenin yasak olması. Her Müslüman doğulu gibi bizlere uzak bir mevzu köpekler ile hem dem bir yaşantı. Sokak arası parklar bir nevi Fransa’da köpeklerden kurtarılmış bölgeler.  🙂
Richard-Lenoir Bulvarındaki parklarda sıra sıra dizilmiş akasya ağaçları bulunuyor. Akasya çocukluğumun bir hatırası. Anadoluhisarındaki evimizin arkasında gövdesi binek şeklini almış bir akasya ağacı vardı. Çocukken ata binme hayallerimizin en büyük tesellisiydi. Özellikle pazar günleri TRT’de izlediğimiz bir kovboy filminden sonra erkek kardeşlerimle birlikte bu ağacın üstünde ne çok “dıgıdık dıgıdık” yapıp oynardık. Ah! çocukluk, ah! o saf zamanlar, akasyalar..
Demir toplarla oynanan bir oyun Pétanque
 
Bulvarı orta yerine geldiğimde akasya ağaçlarının çevrelediği dikdörtgen şeklinde bir toprak alanda erkekler pétanque oynuyordu. Bu oyun tenis topu büyüklüğündeki demir topların yirmi-otuz metre ileri atılan küçük bir topa en yakın olmasına çalışılan bir sokak oyunu. Bu arada Pétanque benzeri bir oyunu Tire’de bir parkta oynandığına şahit olduğumu da ilave edeyim.
Richard-Lenoir Bulvarı’ndaki bir park içerisindeki 100 m2′ lik alanda 4’er kişilik üç grup oynuyordu.
Banklara oturmuş on-on beş kişilik seyirciler arasına ben de katıldım. Her bir oyuncunun elinde tenis topu boyutlarında olan 3 demir top vardı. Her topun kime ait olduğu üzerine çizilen işaretlerle belli oluyordu.
İzlediğim grupta bir oyuncu en az 80 yaşlarında gözüküyordu. Gününün büyük çoğunluğunu yatakta geçirmek zorunda kalan babam gibi ağırca adeta robot gibi hareket ediyordu. Eğilemediği için ucu mıknatıslı bir iple demir toplarını yerden çekip alıyordu. Bu amcanın bu halini görünce bizim dünyada yaşlıların böyle bir aktivitesi olsa ne güzel olurdu diye yine bir iç çektim. Arkadaşlarıyla insanların ayakta böyle eğlenceli bir spor yapması, kahvahanelerde kağıt oynamaktan, çay ocaklarında hareketsiz bir şekilde vakit geçirmesinden daha evla gözüküyor.
Oyuna geri dönelim. Daha doğrusu grubun diğer üyelerini tanımaya devam edelim.
Grubun bir diğer oyuncusu Galyalıların meşhur Oburiks’e oldukça benziyordu. Beyaz bıyıkları aşağıya sarkmış, yüzü hariç görünen bütün teni dövmeliydi. Bu oyunun Galyalılardan miras kaldığı iddiasını destekleyen bir figürdü doğrusu. Zaten oyunun büyük bölümünü bu Oburiks kazandı. Neredeyse atışları küçük topu öpüyordu adeta. O kadar başarılıydı atışları.
Bir diğer iyi oyuncu ise adeta Nazilerin SS subaylarından Paris işgalinden geride kalmış sarışın orta yaş üstü bir tiplemeydi. Atışları tamamen küçük topa en yakın olan topu sert bir şekilde -küçüklüğümüzün misket oyununun tabiriyle- kafadan vurup küçük toptan uzaklaştırmak üzerineydi. Yani taktiği oyun bozandı. Öpücük atışları kafa atışlarına galip geldi. Yani maksada sevgiyle yaklaşan kazandı diye romantik bir çıkarım yapayım.
Ama bu sert görünümlü adam o kartal bakışlarıyla öyle bir konsantre ile atışlar yapıyordu ki, Naim Süleymanoğlu’nun rekor kaldırışlarındaki ağız-burun hareketleri gibi mimik hareketlerini izlemekten doğrusu keyif aldım.
Grubun dördüncüsünü Sakaryalı ama Trabzon kökenli insanlarımıza benzettim. O sıcakta mantolu oynuyordu. Sanki paltosundan her an bir pompalı çıkaracak gibiydi. Ama diğer ikisiyle başedemeyeceğini ve mağlubiyeti kabullenmiş görüntüsüyle bizim karadenizli uşaklardan olmadığını belli etti. 🙂
İzleyiciler ise epey ihtiyar kadın ve erkeklerdi. İnsanların en büyük oyuncakları yaşıtları. Her yerde olduğu gibi burada da yaşlılara kulak verenler kendileri gibi olanlar. Ah! bir ömür boyunca oluşmuş nice tecrübeden kendilerini mahrum eden gençler. Bulunmadıkları zamanları bizzat yaşamış ve şahit olmuş insanları “posası çıkmış moruk” olarak görmeleri kadar gençler adına kaçırılmış bir fırsat ve yanılgı bilmem.
Oyunu epey birizledikten sonra yoluma devam ettim. Tam karnımın acıktığını hissettiğimde caddenin sağ tarafında bir Lübnan fast food dükkanını gördüm. Hem şarjı biten tefonumu prize takarım hem de pratikçe karnımı doyururum diye düşündüm. Lübnan restaurant ve yemekleri Fransızlar tarafından tercih edilen bir mutfak.
Ortadoğu’nun simge yiyeceği olan nohuttan mamul fenafeli dürüm şeklinde yedim. Çıkarken az-çok şarj olduğunu düşündüğüm telefonum ne hikmetse hiç sarj olmamış. Yoksa niyetim o oyun parkına gidip hem oyunu hem ortamı hem de bahsettiğim oyuncuları sizlere sosyal medyadan fotoğraflarıyla kısa bilgilerle aktarmaktı. Ama demek ki burada tasvir ederek anlatmak varmış kaderde. Internet ve sosyal medya çıktığından beri tasvirler ve öyküler epey azaldı. Bu yazı da telefonumun şarjı bitmemiş olsaydı bilmem bu denli detaylı olur muydu?. Ya aydınların, yazarların oluşturduğu devasa bir Paris edebi literatürü yine oluşur muydu acaba?
Sanırım teknolojinin bu konuda getirdikleri fani şeyler baki olanları ortadan kaldırdı. Uzunca süren aşkları, özlemleri, sıla hasretini, samimiyeti vs.
Bu arada hikayemiz devam edecek. Özellikle 13 kasım 2015 tarihindeki terör saldırısında ölenlere adanmış parkta gördüklerimi ve bu konudaki düşüncelerim üzerine diyeceklerim var.
 (28 Ağustos 2017)
Eyüp Ensar Uğur
eyupensarugur@gmail.com

“Bebeğim Devlet Malıyla Yaşayacaksa Hiç Yaşamasın!”


Halife Ömer Bin Abdülaziz, yolda karşılaştığı hizmetçisinin elindeki bir bakraç sütün Beytülmalden alındığını ve bunun hasta olan bebeğine götürüldüğünü öğrenince,
Götür onu yerine koy!
der..
Hizmetçi ise,
– 
Efendim eğer bu sütü bir an önce yetiştiremezsem, korkarım oğlunuz ölebilir, der.


Bu sözün üzerine Ömer bin Abdülaziz (ra) daha kararlı bir şekilde,
– 
Geri götür hemen onu!, Ömer’in bebeği devlet malıyla yaşayacaksa hiç yaşamasın, diye haykırır.

11953121_10153651107422962_5145497083791270118_n

Ömer Bin Abdulaziz’in Suriye Maaratun Numan beldesindeki Türbesi.


Bir Emevi Halifesi olan ve ‘İlk Müceddid’* diye tanımlanan Hz. Ömer Bin Abdülaziz, anne tarafından adaletin sembolü olmuş Büyük Ömer’in (ra) torunuydu.
Evet tarih, adaletiyle nam salmış ikinci bir Ömer daha görmüştü. İsmi de ilkine atıfta bulunarak verilmişti.
İşin diğer bir ilginç tarafı ise, Ömer Bin Abdülaziz’in varlığının yine bir ‘
haram süte tepki’ olayına dayanması .


Meşhur hadisedir,

Ömer bin hattab (ra) halifeyken, süte su katılarak satılmasını yasaklamıştı.
Müminlerin Emiri, gece vaktinde kontrol amacıyla gezinirken bir anne, kızın evlerinin avlusunda, süte su katılması konusunda tartıştığına şahit olur ve gizlice onları dinler,
Annesinin süt kovalarına su katma ısrarına,

Halife yasakladı” diyerek direnen kızına annesi,
“Kızım!, Ömer nereden görecek” der,
Bunun üzerine kızı, “
Ömer görmese de Allah görüyor ya Anne!. .” der.
Hz. Ömer, hakkında
‘o göremez’ denen olayı görebildiğinin gururunu duymak yerine,

Kızın, ” Ömer görmese de Allah görüyor ” sözüne bayılır.
Ve o gecenin gündüzünde 16 yaşındaki oğlu Asım’a 15 yaşındaki bu kızı ister.
İşte bu mübarek izdivaçtan Ümmü Ömer doğar, yani Ömer bin Abdülaziz’in muhterem annesi doğar. 

 2. Ömer, baba tarafından Emevi hanedanındandı. Babası Abdülaziz’in, Emevilerin ikinci hanedanının ** atası olan Mervan bin Hakim’in oğluydu. 

Sürpriz bir şekilde kuzeni olan halife tarafından seçildiği halifelik görevinde öyle bir adaletli yönetim sergiledi ki, kendisinden yüz yıl evvel Hz. Resullullah (sav)’in, Bir gün elinizde zekâtla dolaşacaksınız; fakat verecek kimse bulamayacaksınız.” müjdesini tahakkuk ettirdi.

ÖNCE TALEBEYE SONRA FAKİRE VERİLSİN!

Osmanlı zamanında Darüssaade Ağası (Harem Ağası) Beşir Ağa***, Saraylı hanımların oldukça yüklü servetlerine düşen fitre ve zekatlarını, Ramazan’da dağıtmaktan sorumluydu.

figuranların-giysileri-oryantal-havasi-resimleri.jpg

Bir Ramazan Ayı’nda Beşir Ağa’nın elemanları, sıra sıra dizilmiş binlerce fakire akçe dolu keseleri dağıtırken, Ağa, kalabalıklar arasından birini farketmişti..

Bu zat, meşhur Veli Mehmed Emin Tokadî idi, dergahındaki talebelerin maddi ihtiyacı için, yani günümüz manasıyla bir nevi burs için oraya gelmişti.

Beşir Ağa, Tokadi hazretlerini hemen yanına davet eder, gelince de personeline onu göstererek,

  • Önce talebeye sonra fakire vereceksiniz, zira Allah Resûlü,

Talebenin eşiği altın dahi olsa ona zekat düşer” buyurdu, der.

Demek ki, maddi yardımların belirli ihtiyaçların karşılamasından öte başka anlamı vardı.

Bu yaklaşımdaki insan mantığına aykırı gelebilecek hikmeti iyi kavramış olan Beşir Ağa, gerçek fakirliğin sebebinin, yetki ve güç sahiplerinin sûistimaliyle oluştuğuna inanıyordu. Necip Fazıl’ın bu durumu,

Allahın on pulunu bekleye dursun on kul; 
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
 
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
 ..”

Şiiri ile açıklamakta.

Çok zengin bir talebeye dahi zekat verilmesine salık veren Hadisi Şerif, yarının önemli insanlarının bugünün talebeleri olduğunu dolaylı olarak işaret etmektedir..

Talebenin maddi imkanlarına bakılmaksızın,“İnsan ihsanın kuludur”düsturuyla sahip çıkılması ve nitelikleriyle edinecekleri makamların ve servetlerin hesabının elbet birgün sorulacağı bilinçle yetişmelerinin, ebedi hayatlarındaki mükafatlarının yanında, dünyada adaletli ve huzurlu bir yaşama vesile olacağının işaretlerini taşıyor.

Kısacası çözüm ancak eğitimle olur. Özellikle fakirliğin giderilmesi için, yetkililerin maaş ve meşru kazançlarıyla yetinmelerini, sermaye sahiplerinin de ihtiyaç sahiplerini gözetmeyi bir vazife sayacağı bir eğitim şart.

Hacı Beşir Ağa’nın Hadis’in ışığı ve devlet tecrübesiyle gördüğü gerçeğin en güzel örneklerinden biri, kendisinden bin yıl önce yaşamış olan Ömer bin Abdülaziz’dir.

2. Ömer, sadece iki buçuk yıl kaldığı iktidarda bahsi geçen sosyal adaleti temin etmişti.

emevi haritası.jpg O, bir ucu İspanya’yı diğer ucu Ortasya’yı kapsayan devasa devletin başına geçtiği ilk günlerde, İslam hukukuna aykırı bir şekilde İslam’ı kabul ettiğini söyleyen kişi ve kavimlerden cizye vergisi alınmaya devam ettiğini öğrenir. Hemen bütün valililerine ferman gönderir, bu uygulamayı kesinlikle yasakladığını bildirdi.

Bunun üzerine bir çok validen, Müslüman olduğunu söyleyenlerin aslında vergiden kaçınmak için Kelime-i Tevhidi söylediğini, hem bu sebeple vergi alınmadığı takdirde devletin hazinesinin boşalacağı endişesini bildirirler.

Ömer bin Abdülaziz ise tarihe geçen ünlü mektubunda, valilere özetle şöyle cevap verir,

Bizler yola para biriktirelim diye yola çıkmadık ki, İnsanlar, ‘La İlahe İllallah!’ desin diye yola koyulduk..

Tarihçiler der ki, Ömer bin Abdülaziz’in kısa hükümdarlığında milyonlarca insan fevc fevc İslama girdi. Ve İslam o topraklarda kalıcı olacağı kökü sağlamlaştırdı.


Bir zamanlar dünyanın en büyük devletinin başkanı olan zat, Suriye’deki Halep şehrinin 60 km güneyindeki Maarrat’ul Numan şehrine bağlı bir köyün camisinin içerisinde medfundur.
Kendisine ölüm döşeğinde, Peygamber Efendimiz’in (sav) defnedildiği kutlu mekanın kalan son kalan bölüme yani dedesi Hz. Ömer’in yanına “defnedelim” teklifini sıtma gibi titreyerek kalkar ve,
Siz ne diyorsunuz?, Sen ne yaptın ki böyle yanımıza geldin derlerse ne derim onlara?!.

diyerek reddetmiş ve unutulmak için, Şam’da defnolunan diğer Emevi Halifelerinin aksine bu sade köye gömülmeyi vasiyet etmiştir.
Onu hiç bırakmayan karısı ve kuzeni olan Fatma binti Abdülmelik ise, daha sonra eşinin ayağının ucuna gömülmeyi istemiş..


Kültür turları vesilesiyle en az kırk defa gitmiş olduğum, şirin bir köyün, bu kutlu mekanı, tarifi mümkün olmayan manevi iklime sahip..

Dileğimiz İslam’ın bu eşsiz zatını nesillerin iyi tanıması..

* Her yüzyıla tekabül eden ve döneminin değişen şartlarını dinin asliyetine uygun uyarlayan ve dinin ana prensiplerini gönüllerde canlandıran kâmil zatlar..

** Birinci Emevi Hanedanı Ebü Süfyan’ın soyundan gelir.

*** Hacı Beşir Ağa, 18. Yy başında üç padişah döneminde bu görevi sürdürmüştür. Eyüp Sultan Cami iç avlusunda ziyaretçilerin ilk karşısına çıkan camekânlı türbede medfun.

İki asır evvel de cemaate baskılar yapılmıştı!

Tarihe felsefik açıdan bakan İbni Haldun, günümüzde olan geçmişte de olmuşturder. Ona göre, kahramanları dışında yaşananlar koşullarına göre hep benzerlikler taşır. Çünkü tarih insanla oluşmuştur; onun doğasında bulunan zaaf, hırs, ihtiras ve diğer duygular her dönemin insanında mevcuttur.

200 yıl önce ortaya çıkan yeni bir hareket

tarikat

19. yüzyıl başlarında materyalizmin te’siri ve sosyal bunalımlardan kaynaklanan sebeplerle Osmanlı Dünyasında ehli sünnet inancı ve mânevî duygular zayıflamaya başlamıştı. Menfî cereyanlar hayatın her alanında kendisini hissettiriyordu. Bağdat’ta ikamet eden Mevlânâ Hâlid Hazretleri, böyle bir mevsimde vazîfe almış bulunan müstesna büyük bir alim ve mürşiddir. Onun önderliğinde o dönem İslam dünyasına canlılık kazandıran yeni bir inanç hareketi başlamıştı.

 

Dört bir yandan insanlar Bağdat’a gelip, Nakşibendi tarikatının yeni bir yorumu sayılan bu ekolün piri Mevlana Halid’e intisap ediyor, talebeleri de Asya’dan Kafkasya’ya, Anadolu’ya ve Afrika’ya irşad vazifesiyle hicret ediyordu.

Kalp ehli tarafından “Nefha-i İlahiye” ile tarifle yollarına su serpilen bu cemaatin, temsil ettiği değerler çok kısa sürede geniş bir coğrafyadaki insanları celbetti. Mevlana Halidi Bağdadi hazretleri talebelerine ve sevenlerine sürekli, dünyevi arzulara karşı nefis terbiyesi yaparak iyi birer âbid olmalarını tavsiye ediyordu.telechargement 

 1818’de Mevlana Hâlid talebelerini İstanbul’a gönderiyordu, Halifesi Muhammed Salih’ebaşkentte açacakları dergâh için devlet ve adamlarından maaş ve bağış talep etmemelerini, onların peşinde bulunmamayı, dünya ehli ve idarecilerin yaptıkları gibi dünya malı toplamaya dalmamalarını yani irşada zarar verecek her türlü faaliyetten ve görüntüden uzak durmalarını nasihat etti.

Osmanlı Devletinin o dönemki durumu ve Padişah II. Mahmud

İki asır önce Osmanlının sahip olduğu geniş coğrafyada insanlar siyasi, sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı son derece huzursuzluk içerisindeydi. Dönem Sultan II. Mahmud zamanıydı. Cezayir’den, Kafkasya’ya, Romanya’dan Hind Okyanusuna uzanan Osmanlı, iç ve dış problemlerle boğuşuyordu.

Bir yanda Sırp ve Yunan isyanı bulunduğu bölgeyi ateş içerisinde tutuyor, beri taraftan ülke Rusya, İngiltere ve Fransa’nın sürekli tehdit ve tacizlerine maruz kalıyordu. Yirmi yıldır Mekke, Medine Vahhabilerin işgali altında olup Hâc bile yapılamıyordu.

Osmanlı’nın her zor durumundan istifade etmiş olan İran, Doğu Anadolu’nun bir kısmını ele geçirmişti. Devlet-i Âli’nin bu kadarla iktifa ettiğimiz dış endeksli problemlerinin yanında içeride de büyük problemleri vardı. Balkanlar’da ve Anadolu’da büyük toprak sahibi âyanların, derebeyleri gibi kendi başlarına hareket etmeleri devlet otoritesini sarsmıştı. Bunlar halktan zorla ağır vergiler topladığından toplumun huzursuzluğu had safhadaydı.

Bütün bu dertlerin yanında her türlü yeniliği aleyhlerinde görüp devletin gelişmesine mani olan, eli silahlı yeniçeriler başkentte çeteler oluşturmuş, esnaf ve halka korku saçıyorlardı.

yeniceri.jpg II. Mahmud kararlı ve dirayetli bir padişahtı. Bahsi geçen asırlık problemleri çözmek için ciddi adımlar attı. İç politikada önce âyanları sert tediplerle yola getirdi. Akabinde iki asra yakındır birçok teşebbüse rağmen kaldırılamayan Yeniçerilik Ocağı’nı şiddetli çatışmalar sonucu tarihe gömdü.

Ülke yönetiminin iplerini tamamen eline alan padişah, çağın gerisinde kalmış devlet kurumlarını, siyasi, eğitim ve askeri alanlarında kurduğu modern kurumlarla değiştirdi.Sultan; şeklî uygulamalardan temel dinamiklere kadar Osmanlı’yı tabiri caizse bambaşka bir devlete dönüştürmüştü. Ancak devleti tekrar âli seviyeye yükseltme adına radikal kararlara imza atmış olan II. Mahmud, ülkeyi içte ve dışta çıkmazlara sokan kararların da sahibi oldu.

Birbirine tezat olan uygulamaların sık yaşandığı dönemin lideri hakkında bakın bir tarihçi ne diyor:

mahmud

Otoriter kişiliğiyle tanınan 2.Mahmud

“Bu devri anlamak için her şeyden önce II. Mahmud’u fikir, karakter, şahsiyet ve kabiliyet bakımından anlamak gerekir. Bu ise son derece zor bir iştir. Çünkü çok kritik ve karışık bir devirde padişah olan II. Mahmud, belki de içinde bulunduğu şartların ve karşı karşıya kaldığı problemlerin ağırlığı veya çözümsüzlüğü sonucu anlaşılması güç bir hükümdardır.

Hayatı yakından tetkik edilir ve yaptığı işlere objektif bakılırsa görülecektir ki; Mahmud Han, bir yerde despot bir idareci, başka bir yerde samimi bir reformcudur; bir yerde çok kaprisli, güvenilmez ve vasat bir insan, başka bir yerde vizyon sahibi bir liderdir; bir yerde öfkesine mağlup olan, kaybedeceği mutlak olan savaşlara bile düşünmeden girebilen ve olmayacak kararlara gözünü kırpmadan “evet” diyebilen despotik bir hükümdar, başka bir yerde devletini korumak için kararlılığını ortaya koymaktan çekinmeyen büyük bir devlet adamı. Bütün bunlardan dolayı ona bazıları “gavur veya despot padişah” derken bazıları da “Mahmud-u adlî demişlerdir.”*

Yunanlılar 1821 yılında dış faktörlerin de katkısıyla Mora’da bir isyana kalkışmıştı. Bu duruma bir hayli öfkelen Sultan, isyanda payı olduğu düşüncesiyle sorgulanıp suçlu bulunan Rumların Fener Baş Patriği’ni kilisenin kapısında astırıp cenazeyi günlerce o halde ibret için bekletti. Bu öfkeden birçok şehrin patriği de payını aldı. Liderleri gibi onlar da bulundukları şehirlerde idam edildiler.

Hassas konjoktüre aldırmayan Sultanın bu sert tavrı, isyana uzak duranları dahi olumsuz etkiledi. Nüfusun %25’i Rum olan başkentte dahil olmak üzere Osmanlı ülkesinin birçok yerinden önemli sayıda Rum isyana fiilen katıldı. Birçok zengin ve elit tabakadan Rumlar da çeşitli yollarla isyana önemli katkıda bulundular. Güçlü ilişkileri sayesinde abartarak aktardıkları haberler Avrupa medyasında geniş yer buldu. Bütün bunlar Avrupa kamuoyunun infialine sebep oldu, birçok Avrupalı gönüllü olarak yunanlıların safında savaşmaya Mora’ya geldi.

Navarin.jpg

Mora’nın batısındaki Navarin Körfezi’nde 20 Ekim 1827’de müttefik donanması Osmanlı-Mısır Donanmasını şok bir saldırıyla yok etti

Ve nihayetinde dünyanın en güçlü üç devleti İngiltere, Fransa ve Rusya tarihlerinde ilk defa birlikte hareket ederek Osmanlı’ya saldırıp donanmasını yok ettiler ve bu olayın sebep olduğu Rusya savaşı’nın hezimetiyle Edirne’nin dahi işgal edilmesi Yunanistan’a bağımsızlık yolunu açtı.

 

Osmanlı Devleti’nin yaşadığı bu zor durumdan istifade eden Fransa, Barbaros Hayrettin’in Osmanlı’ya hediyesi olan Cezayir’i pervasızca işgal etti.

Bu olayların doğurduğu bir başka sorun da yardım gönderen Mısır Valisi’nin isyanıydı. Bu isyanda valilik ordusu, devlet ordusunu üç defa hezimete uğratıp Osmanlı ismini tarih sahnesinden silecek noktaya getirdi.

Osmanlı Devleti o dönemde, tarihinde hiç olmadığı kadar büyük problemler yaşadı. Buna sebep olarak dış faktörlerin yanında yönetimin bariz politika hatalarını da görmek gerekir.Sonrası düşünülmeden alınan hızlı kararlar biri bitmeden başka sorunlara kapı açtı.

Peki devleti felakete götüren iç ve dış politika kararlarını Padişah tek başına mı almıştı?

Son derece otoriter bir hükümdar olan Sultan Mahmud’un verdiği kararı, etrafında değiştirebilecek bir kudret yoktu. Ancak verdiği kararlarda etkisi olan yakın çevresinden bazı aktörlerden bahsedilir. Özellikle bir dönem en önemli müşaviri konumundaki Said Halet Efendi gibi.

Otoriter Hükümdar’ın Danışmanı

Padişah gibi Mevlevi olan Said Halet Efendi, meşrebinin avantajı ve zekasıyla kendini sultana kabul ettirmişti. O, 1815-1823 yılları arasında devletin önemli kararlarında padişahın en yakınındaki isimlerden biriydi. Sultanla baş başa sohbet eden, dertleşen yakın dostuydu.[1]

Elimizde bulunan anekdotlara bakılırsa mûhteris ve hâsid bir kişiliğe sahip olan Halet Efendi’den Sadrazam ve vezirler dahi çekinirdi. Sadece dokuz gün sadrazamlık yapan Benderli Ali Paşa’nın idam edilmesine birçok neden öne sürülür. Bilinen ise Sadrazamın makamına oturur oturmaz Halet Efendi’ye tavır almasıydı.[2]

Menfi yönlendirme ve tavsiyelerin kişilerin hayatına mâl olmasının yanı sıra ülkenin iç ve dış politikasına çok olumsuz tesirleri oldu. Bunlardan en dikkat çekeni, Yanya Valisi Tepedenli Ali Paşa’nın görevden alınmasıdır. Ülkenin zor günler geçirdiği bir dönemde alınan bu karar, Halet Efendi tarafından Padişahın evhamı tahrik edilerek verdirilmişti. Ali Paşa, Yunan isyanını kolayca bastırabilecek güçteydi ama beklenmedik karar onun isyanına sebep oldu. Bu durumdan istifade eden Yunanlılar ayaklandı.

Halidilerin İstanbul’daki ilk faaliyetleri

Osmanlının içte ve dışta buhranlar yaşadığı o günlerde, Mevlana Halid’in Bağdat’tan gönderdiği talebeleri asırlık tarikat ve cemaatlerin bulunduğu İstanbul’da bir dergâh açmıştı.

Mevlana Halid’in eğitim ve tasavvuf anlayışı; sosyal tabanının bariz vasfı olarak beliren yüksek seviyedeki ulemaya hitap etmiş, akabinde ise birçok devlet adamının ruhlarını ve gönüllerini fethetmişti. Kısa bir sürede İstanbul’da birçok müessese açmaya muvaffak olup, halkın ilgi alakasıyla da nice tarikati gölgede bırakmışlardı.

Halidiler, İslam Dünyasındaki huzurun Devlet-i Âli’nin varlığının devam etmesinde saklı olduğunu ifade ederlerdi. Asker sayısının yetersiz kaldığı Yunan isyanı sırasında, vaazlarında halkı cihada teşvik edip devlete yardımcı olmuşlardı.[3]

Statüsünün devamı için her türlü yeniliği engelleyen, ihtilallerde başrolde yer alan Yeniçeri Ocağının kaldırılması sürecine halkı motive ederek manevi destek verdiler.

halidiler.jpg

1916 Halidiler

Halidiler, sadece başkentte değil etkili olduğu Kuzey Irak, Doğu Anadolu ve İran’ın kuzeybatısındaki halkın siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarının çözümüne olumlu katkılar sağladılar.

 

Tesir ettikleri ve cihad alanında ön plana çıktıkları bir başka bölge de Kuzey Kafkasya’ydı. Burada Rus yayılmacılığına karşı halkın direnişini organize ettiler.(Sonraki dönemlerde Şeyh Şamil örn. gibi)

Halidilere açılan beklenmedik soruşturma

Meşrep ve metot farklılığı, benzer hedefleri olan insanoğlunun bir imtihanıdır. Devletin bekası için sosyal hayata yaptıkları katkılara rağmen Halidiler herkesi memnun edemedi. Hatta denebilir ki sağladıkları faydayla devlet ve halk nezdinde itibar kazanmış olmaları kimi kesimin kıskançlığına ve hased etmesine yeterli sebepti.

Kimi kesim ve kişiler tarafından Halidiler, önce mülki amirlere oradan da saraya, en ufak hadiseler dahi büyütülerek şikayet edilmeye başlandı.

Halidilerin, “Hatmi Hacegân” denilen kendilerine has zikri esnasında, mescidin kapılarını kapatıp kendilerinden başkasını almamaları nedeniyle, bunların ”dinde yeni uygulamalar çıkaran fâsıklar olduklarına” dair iddialar devletin Halidilerden açıklama istemesine sebep oldu.[4]

Eleştirilerin dini ve imani sebeplerden dolayı olduğu iddia edilse de kaynağında kıskançlık, hased ve zân vardı. Takdir Edenin ayetleriyle, lütuflar takdim edilmişleri eleştiriyorlardı.

Diğer bir ilginç nokta da aynı tarikatten oldukları Nakşibendiliğin Müceddidiye** mensupları tarafından dahi sık eleştirilmeleriydi. Bu da tarih boyunca yaşanmış olan öncülerin ardıllarla olan imtihanıydı.

Zira farklı bir yorum ve metod, değişmiş şartlar göz önüne alınarak yapılsa dahi, çoğu zaman eski şablonun savunucuları tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

Mevlana Halidi Bağdadî kendisine ulaşan tepkiler üzerine, müspet hareket etme prensibi gereği İstanbul halifesini değiştirip yeni bir halife tayin etti. Halidilerin sorunları bu değişimle tabi ki bitmedi. Birçok sufi kesim ve topluluk, Halidileri sözlü ve yazılı hedef almaya devam etti. Özellikle Baş Müşavir Halet Efendi boş durmayıp Halidiler konusunda padişaha sürekli telkinler verip, onlara karşı temkinli olmasını tavsiye ediyordu. Her tarafta hızla kök salan bu hareketin ileride devletin başına iş açabileceğinisöyleyerek sultana birçok ihbar mektubu sundu.

Padişaha iletilen iddialardan biri hattı Hümayunda şu şekilde yer almıştır:

“Şeyh Hâlid ve halifelerinin amacının “fesad”tan ibaret olduğu bilinse de pek çok kişi bunların görünüşlerine aldandıklarından fesad tohumlarını ortaya çıkarmak için fırsat aramaktadırlar. Hatta araştırmaya göre ileride mehdilik davasına teşebbüs edebilecekleri anlaşılmıştır…” [5]

Nihayet 1822 yılında II. Mahmud Han, Bağdat Valiliği’nden Mevlana Halidi hakkında soruşturma yapılmasını emretti. Bunun üzerine tarikatın merkezi olan dergâhta sıkı bir kontrol ve tahkikat yapıldı. Devletin bu tavrına üzülen Halidi Bağdadi Hz.leri, has talebeleriyle Bağdat’ı terk edip Şam’a yerleşti.

Bağdat Valisi Davut Paşa ise incelemeler sonrası İstanbul’a şöyle bir rapor gönderdi:

“Mevlâna Halid’in gayesi Sünnet-i Seniyeyi ihya ve talebelerini irşad etmektir. Onun tavır ve hizmetlerinden anlaşıldığına göre, dünyaya kat’iyyen temayülü yoktur. Mevlâna siyasetten itina ile kaçınmaktadır. Hattâ, Mevlâna Halid’in hiçbir zaman devlet işlerine karışmayacağını da taahhüd ederim.”

Hasîd danışmanın acı sonu

Mevlana Halidi Hz.lerinin uzlaşmacı kimliğine rağmen özellikle Halet Efendi’nin sebep olduğu menfi yaklaşım, Hazrete bağlı olanların gözünden kaçmıyor ama bu durumu sinelerine atıyorlardı.

Halidiler, bitmeyen akıl almaz ithamlardan ve sürekli devlet takibatından bunalmışlardı,sonunda hocalarından Halet Efendi’ye beddua etmesini isterler. O ise bunu yapmayacağını söyler ve “biz onu pirine havale ettik” der. Ve 1823 yılında Padişahın mahrem dostu, aynı meşrebin yolcusu, sadrazam ve vezirlerin dahi kendisinden çekindiği Halet Efendi gözden düştü.

Tarihçiler buna sebep olarak müşavirinin tavsiyesiyle yapılan uygulamaların aksi sonuçlarını padişahın artık görüp kabul etmek zorunda kalmasıdır der. Halet Efendi önceMevlana Celaleddin’in hz.lerinin beldesi Konya’ya sürülür. Böylece onun gazabından çekinen devlet adamları ve saray personeli, sâbık müşavirin yokluğunda yaptığı işler hakkında padişaha ihbarlarda bulundular.

Yıllarca birçok mahfilde, diz dize sohbet edip kader dostu kabul ettiği kişi hakkında,anlatılanlar Padişahı hayrete düşürmüştü. Yaptırdığı soruşturmalar sonucunda iyice hiddetlenen Padişah, Halet Efendi’yi sürgün ettiği Konya’da idam ettirdi.

1- 1491- 1925 yılları Galata Mevlevihanesi..jpg

Halet Çelebi’nin giriş kısmında Mezarının bulunduğu Galata Mevlevihanesi

Halidîlerin yeni inkişafları ve bitmeyen baskı

Halidiler kendilerine karşı yapılan her operasyondan daha da büyüyerek çıkıyorlardı. Bu arada Halidilerin yeni merkezi İslam dünyasının diğer bir önemli şehri Şam’dı.

Şam’a gelmeleriyle birlikte ulema çevresi ve ilim altyapısının güçlü olduğu bu bölgede tarikat adına büyük inkişaflar yaşandı. Önemli insanların katılımıyla birlikte bu hareket Kudüs, Lübnan, Halep, Mısır, Mekke ve Medine’de daha geniş kesimlere ulaştı. Ama bir yandan da bu aktif cemaatin hizmetlerine hased edenler boş durmuyor, fırsat kolluyorlardı. Birkaç yıl sonra bekledikleri fırsat ummadıkları bir şekilde doğdu.

Hazretin İstanbul’a gönderdiği temsilcisi Abdülvehhâb es-Sûsi çok başarılı olmuş, İstanbul’dan Trakya’ya kadar uzanan bir alanda müesseler açıp talebeler edinmişti. Sohbetlerine gelen devlet ve ilim adamları ona yoğun teveccüh gösteriyorlardı.

Yetenekleri ve karizmatik kişiliği zamanla es-Sûsi’nin bir imtihanı haline geldi. Önceleri Mevlana Halid’in halifesi olmaya çabaladı, bu isteğine ulaşamayınca tarikatin imkanlarıyla kendi oluşumunu kurmaya çalıştı.

Mevlana Halid’e, temsilcisinin kendi adına bağımsız hareket ettiği haberleri ulaşınca es-Sûsi’yi tarikatten uzaklaştırdı, İstanbul’daki cemaatin geneli de Hazretin bu tasarrufuna itaat etti. Her ne kadar es-Sûsi’nin bağımsız hareketi başarısızlıkla sonuçlansa da bu olay sadece tarikat içinde kalmadı ve Osmanlı yönetiminin dikkatini çeken bir tartışmaya dönüştü.

Vazifeden alınması üzerine es-Sûsi ve bir arkadaşı, Halid-i Bağdadi’ye ve İstanbul’da faaliyet gösteren talebelerine yönelik devlete kimi belgelerle birlikte suçlamalarda bulundular.[6]

“ilhad ve fitneye” kadar varan ithamlarla, dinin hükümlerine karşı gelmelerinin yanında Sultan’a karşı hareket edeceklerine dair saraya mektuplar göndermişlerdi. Onları bu konuda yönlendiren Padişaha yakın kimileri, cemaati en iyi bilen birinin ihbarına itibar edilmesi gerektiği konusunda II. Mahmud’u ikna etmiştir.

Tarikatin üzerine gitmeye artık karar veren Padişah, bu konuda emirlerini vermeden önce Bağdadî hakkında birbirine muhalif çok sözler işitildiğini Şeyhülislam’a bir hattı hümayunla bildirdi. Son olarak onun da fikrini almak istiyordu. İnsaflı biri olan Şeyhülislam*** , iki müfettişin gizlice Şam’a gönderilmesini, böylece şikayet edilenin, başkaları tarafından değil de bizzat kendisinden tanımanın Şer’e uygun olduğunu söyledi.

Şam Valisi Salih Paşa, müfettişlerin yaptığı gizli tahkikatın sonucunu saraya gönderdiği 1827 tarihli mektupta bildirmiş; Halid-i Bağdadi’ye yönelik şikayetlerin asılsız olduğunu,onun siyasi hedeflerinin olmayıp, şeriata riayet ettiğini belirtmiştir. Abdülvehhab es-Susi ve arkadaşının müfteri konumunda olduklarını, her iki şahsın bir daha bu tür yazılar neşretmemeleri konusunda uyarılmalarını arz etmiştir.

Söz konusu mektubun o dönem için bir hayli etkili olduğu anlaşılmaktadır.
Zira Halid-i Bağdadi, bir mektubunda kendisini sevindiren ve ferahlatan meselelerden birinin; sultanın kendisi hakkındaki sözleri dikkate almaması, diğerinin de Şeyhülislam Mekkizade’nin kendisine bağlılığını bildirmesidir. Bunların, Sultan’a daha fazla dua edilmesini gerekli kıldığını da sözlerine ekler.[8]

Ayrıca İstanbul’dan gönderilen iki müfettişten biri, vazife sonrasında Mevlana Halid’e intisab edip dergahta ölene kadar ona hizmet etmiştir.

mevlana-halidi

Şam’daki Kasiyun Dağı’ndaki Mevlana Halid Bağdadî’nin türbesi.Hazretin vasiyeti üzerine bu dağda bulunan Kırklar makamının bulduğu mağaranın karşısındaki dergaha gömüldü.

Ve nihayet Mevlana Halidi Bağdadi Hz.leri bu sıkıntılı dünyadan 1827 yılındaki veba sebebiyle ayrıldı ve bugün Şam’da bulunan mezarına defnolundu.

Halidi Bağdadi’den sonra hareketin önderliğini halifesi olan talebeleri üstlendi. Ama çok geçmeden Padişah II. Mahmud Halidilere karşı tavır alıp, onlar hakkında çok sert hattı hümayunlar yayınlayacaktı. Bu fermanlardan açıkça anlaşılıyor ki Padişah bu tarikatin her tarafta etkin olmasından artık rahatsız olup buna artık son verilmesini emrediyordu.

Kimileri Padişahın Halidilere karşı kısa zamanda politika değiştirmesine bir anlam veremese de bazı tarihçiler bu değişimin Padişahın genel yapısı ve politikalarında saklı olduğunu vurgularlar.

Mesela bu konuda biri Arap diğeri Batılı olan iki tarihçi şunları söyler:

Hâlidîler sadece yönetim ve diğer sufi çevreleri tedirgin etmedi. Onlar hakkında bizzat Sultanın da bazı endişeleri vardı. II. Mahmud gibi mutlak ve sert bir yönetici, üzerinde kontrole sahip olmadığı herhangi bir kamu etkinliğinden hoşlanmayacaktır.

(Butros Abu Manneh)

 

Eyaletlerdeki eşraf, başkentte yeniçeriler ve dervişler, başta olmak üzere, Sultan Mahmud’un iktidarını kısıtlayan herkes ezilmiş ve yok edilmişti. Onun amacı, bütün iktidarın kendi elinde merkezileştirilmesi ve başkent ile taşrada bütün aracı otoritelerin ortadan kaldırılmasıydı. Veraset, gelenek veya halk desteğinden gelen bütün iktidarlar kaldırılacak ve hükümdarın iktidarı imparatorlukta tek otorite kaynağı olarak kalacaktı.

(Bernad Lewis)

Halidiler, her ne kadar diğer siyasi otoritelerle, ne oluşum ne de hedefleri açısından benzerlik taşımadıklarını, üzerlerindeki şüphelerin yersizliğini çeşitli kanallarla iletmişlerse de bu çabaları yeterli olmadı.

Halidileri bitirme operasyonu ve Sürgünler

marcharmenians1

Tarihten bir sürgün sahnesi

Hâlidîler, 1828’de bir Ramazan günü Sultan’ın emriyle İstanbul’da sahip oldukları tüm müessese ve dergahlara devlet tarafından el konup Sivas’a sürüldüler. Bu sürgün tarikatın tarihindeki en kapsamlı ve toplu sürgündür.[9]

 

Bu operasyon sadece başkentteki Halidiler için değil Osmanlının birçok şehrindeki temsilcileri ve müesseseler için de geçerliydi.
Şam Valisine gönderilen emirle Halidilerin mekanlarına el konarak hepsini, Bağdat ve Süleymaniye’ye gönderilmesi istendi. Bu kadarla da kalınmayarak Bağdat valisine onları Bağdat ve Süleymaniye’de tutması ve içlerinden birinin halife olarak İstanbul veya başka bir yere gönderilmesine engel olması emredi.[10]

Bunun anlamı Hâlidîlerin sürgününün yeterli görülmeyerek tam anlamıyla tecrit edildikleridir. Görünüşe göre böylesine geniş kapsamlı bir sürgün ve tecridin sebebi onlar hakkındaki korkulardı. Çünkü birçok belgede Hâlidîler hakkındaki endişeler çok açık bir biçimde dile getirilir.[11]

Halidilerin ıslahatın bazı şekilci kalan yönlerini eleştirmeleri, dönemin kimi sufi kesimlerin garazı ve II. Mahmud’un kişiliğidir. Bu dönemde müntesipleri hızla artan bir tarikatın eleştirisi, yönetim tarafından kabul edilebilir bir şey değildir.[12]

Mevlana Halidi’nin başlattığı bu yeni hareket her ne kadar devlet tarafından kısıtlayıcı politikalara maruz kalsa da sonrasında da dinamizmi ile günden güne büyüdü. Hatta müesseselerini kapatıp kendilerini sürgün ettiren Mahmud Han’dan sonra yerine geçen oğlu Sultan Abdülmecid, Halidilere son derece hürmet gösterip onları maddi manevi destekledi.

Hatta bu destek öyle noktaya vardı ki Abdülmecid han vefat etmeden önce:

-Her Cuma günü kabrimin başında şeyh efendi ve on dervişi kıyamete kadar Hatm-i Hacegan okusunlar.

Vasiyetini yaptı. Bu vasiyet Sultan Selim Camii avlusundaki sultanın türbesinde tekkelerin kapatıldığı 1925 tarihine kadar uygulanmıştı.[13]

 

istanbul halidiler.jpg

Mevlana Halid’in talebelerinden Abdulfettah Bağdadî’nin türbesi ve dergahı- İstanbul Bağlarbaşı

Nakşibendi Tarikatı’nın Halidi kolu, günümüz İslam dünyasının neredeyse her köşesinde kabul görmüş durumda. Mesela Türkiye’de farklı isimler altında bildiğimiz sosyal, siyasi ve ekonomik alanda çok etkili olan, birçok cemaat ve tarikat ehli Halidi meşreplidir.

 

Mevlana Halidi Bağdadi hz.leri, İslam Dünyası’nda pörsümeye yüz tutmuş olan Sünni akideyi, neşrettiği, talebeleri ve faziletiyle canlandırdı. Günümüzde yüz milyonlarca kişiye ulaşmış olan bağlıları, kalplerini ve gönüllerini onun sözleri ve eserleriyle besleyip hayatlarını şekillendiriyor.

 

 

 

Evet iki asır önce Osmanlı’da yaşananların bir kısmı böyleydi. Anlattıklarımız ışığında o dönemde ve günümüzde yaşananlar kıyaslanacak olursa İbn-i Haldun’un sözlerine hak vermemek mümkün mü?

EYÜP ENSAR UĞUR
22 ARALIK 2013
* Mehmet Turgut – Osmanlı’da devlet ve ekonomi ve batılılaşmadaki yanlışlıklar- 1998
** Bu isim Müceddidi Elfi Sani ünvanlı İmam Rabbani’ye istinaden verilmiştir.
*** Şeyhülislam: Şerî hukunun en yüksek denetçisi, veto ve onay makamı. Günümüzdeki Cumhurbaşkanlığı makamı denebilir.
[1] Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, C. X, Dersaadet 1309, s.113-116
[2] Ahmed Cevdet Paşa, a.g.e.,C. XI, s. 169-170
[3] Butrus Abu Manneh
[4] Ahmed Lütfî, Tarih-i Lütfi, İstanbul 1290, c. I, s. 286.
[5] BOA Hatt-ıHümayun,
[6] Es’ad Sâhib, Memiş, s. 168.
[7] Abu Manneh, 1984: 25-26; Memiş, 2000: 218
[8] BOAHatt-ı Hümayun No. 36137; Lütfi, 1999: 210-211; Kılıç, 2006: 108-111
[9] Ahmed Lütfî, age, ss. 286-287;
[10] Mühimme Defteri, no: 243, ss. 41-42.
[11] BOA Hatt-ı Hümâyûn, no: 34837.
[12] Lewis, 1984: 81, 90; Ortaylı, 1987: 97-98; Gündüz, 1989: 152-143
[13] Vassaf, 1999: 386-387; Abu Marıneh, 1984: 32-33